5ocakgazetesi.com
Son dönemde Türkiye’de eğitim kurumlarında tırmanışa geçen şiddet vakaları, ana akım söylemde sıklıkla dijital oyunlar, mafya dizileri ve sosyal medyanın yozlaştırıcı etkisiyle açıklanmaktadır. Ancak bu yaklaşım, şiddeti teknik bir arızaya indirgeyerek yapısal kökenlerini görünmez kılmaktadır. Okul saldırılarını sadece ekranlardaki görüntülerle açıklamak, buzdağının görünen kısmıyla yetinmektir. Oysaki okul saldırıları hayatın her alanına sızmış bir şiddet döngüsünün tezahürüdür.
Şiddeti "Görüntüye" İndirgemenin Ontolojik Yanılgısı
Türkiye’de okul baskınları ve akran zorbalığı gibi fenomenler tartışılırken, kitle iletişim araçları ve dijital içerikler ise baş sorumlu ilan edilmektedir. Şüphesiz ki popüler kültürdeki şiddet temsilleri, öznelliğin inşasında önemli bir rol oynar; ancak şiddeti sadece bu mecralara indirgemek, okulun kapılarını toplumsal gerçeklikten yalıtılmış bir laboratuvar gibi düşünmektir. Dolayısıyla okulda ( ya da başka bir mekanda) patlak veren şiddet, dışarıdaki bir virüsün içeri sızması değil, bu mekanların üzerine kurulu olduğu iktidar ilişkilerinin bir semptomudur. Eğer yaşamın her alanı (aile, sokak, siyaset, ekonomi) dikey ve yatay şiddetle örülmüşse, okulun bu döngüden muaf kalması imkansızdır.
Güvenlikçi Politikalar Çözüm mü?
Okul girişlerine X-ray cihazları koymak, polisin okul koridorlarındaki varlığını artırmak veya dijital yasaklar getirmek "güvenlikçi politikaların" temelidir. Foucault'a göre perspektifte güvenlik, sadece bir koruma biçimi değil, aynı zamanda bir yönetme stratejisidir. Güvenlikçi politikaların birincil amacı, toplum ile devlet arasındaki gerilimi düzenlemek ve statükoyu korumaktır. Bu politikalar, bireyler arasındaki mikro-şiddeti ortadan kaldırmayı değil, bu şiddetin makro-düzene zarar vermesini engellemeyi hedefler.
Foucault'un gözetim toplumu kavramı bu noktada şunu belirtir; sürekli gözetim altında tutulan bir öğrenci, "izlendiği için uysallaşan" değil, "gözetimi bir tehdit olarak algılayan" ve bu tehdide karşı kendi savunma/saldırı mekanizmalarını geliştiren bir özneye dönüşür. Güvenlik aygıtı, doğası gereği bir "karşı-şiddet" potansiyeli taşır.
Şiddetin Sıradanlaşması
Toplumun kendi içindeki şiddet, mafya dizilerinden çok daha komplike bir "yaşam biçimi" haline gelmiştir. Foucault’nun "yaşatmak ve ölme izin vermek" üzerine kurulu biyopolitika kuramı çerçevesinde; birey, hayatta kalabilmek için rekabetçi, saldırgan ve ötekini yok edici bir rasyonaliteye itilmektedir. Yasaklar (dizi veya oyun yasakları), bu rasyonaliteyi değiştirmez; sadece onun dışavurum biçimlerini yer altına iter. Şiddet, toplumsal dokunun içine o kadar sinmiştir ki, güvenlikçi önlemler bu dokuyu onarmak yerine, onu daha da sertleştirerek kırılgan hale getirebilir.





