Tarım ve Gıda egemenliğinin korunması için, finansal örgütlere karşı tavır geliştirmeliyiz.
Adana ilimiz, gerek coğrafya olarak, gerekse iklim olarak, nadir ve nadide konuma sahip ender bir kenttir. Gerçekten de dünyada eşi benzeri az bulunan bir şehir. Kdiafe gibi iklimi. Verimli toprakları, bol suyu ile tarım için, biçilmiş kaftan.
Bu nedenle de ülkemizde, tarımın başkenti olarak algılanmaktadır.
Haliyle, zaman zaman tarım yazıları yazmaktayım. “Tarım’da Aile İşgücü Temelinde Köylü İşletmeleri Desteklenmeli”, “Tarımda Kooperatifleşme Sağlanmalı”, “Tarımsal Kitler Yeniden Açılmalı”,“Toprak Reformu Yapılmalı” ve “Tarımsal ARGE ve Eğitim Yeniden Düzenlenmeli’’ gibi muhtelif yazılarda konuya değinmiştik.
Bu yazımızda da “Tarım veGıda Egemenliğinin Korunması İçin Uluslararası Finansal Örgütlere Karşı Tavır Geliştirmeli” önermesinde bulunacağız.
Uluslararası Finansal Örgütler, Türkiye’yi Nasıl Etkiledi?
Uluslararası Para Fonu* International MonetaryFund*, (IMF), Dünya Bankası (DB) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi kuruluşlar,Amerika Birleşik Devletleri(ABD) ve Avrupa Birliği (AB)’de egemen olan tekelci şirketlerin güdümündedirler.Çünkü, bu kurumların sermayesini ABD ve AB şirketleri oluşturmaktadır. Bu şartlar altında da elbette ki, onların sözü geçerli oluyor. Borç alan, borç almaya mahkum olan, mecburdur kredi kurumunun dikte ettirdiği şartları kabul etmeye. Boynun kıldan incedir. Yoksa ihtiyaç duyduğun krediyi alamazsın. İşin kötüsü, başka kurumdan alırım deme şansın da hemen hemen hiç yok. Çünkü, hepsi bir birine referans durumunda… Adeta sözleşmiş gibi…
Anılan örgütlerin doğrudan ve dolaylı yönlendirmesiyle, Türkiye’de 1980’li yılların başından itibaren tarım alanında da liberalleşme politikaları uygulanmıştı.
Tarımsal desteklemeler azaltılmış ve de hedef kitlere ulaştırılmamış, tarımsal Kitler özelleştirilmiş ya da kapatılmış, Tarım Satış Kooperatifleri ve Ziraat Bankası gibi kredi kuruluşları işlevsiz duruma getirilmişti.
Bu durumun sonucu olarak, kırsal kesim giderek daha da fakirleşmiş, kırdan kente göç hızlanmış ve tarımsal üretim, nüfus artışına göre gerilemişti.Üstelik, kırsaldan başlayan göç, şehirlerde iş, aş, eğitim, sağlık, barınma, güvenlik gibi sorunların artmasına, yaşanmasına vesile olmuştur. Nerede ise, zaman içinde %40-45’ler de olan kırsal kesim iş gücü, şehirlere olan göçler nedeniyle, % 11’lere kadar düşmüştür. Yaşam kalitesi ve geçim olanakları iyice düşmüş, kent standartlarını aşağıya çekmiştir. Göçle gelen nüfusun, kent kültürüne ve kent yaşamına uyumu, yıllar almaktadır.Hatta, bu yüzden hizmetlerde yaşanan aksamalar, ap açık gözlenmektedir.
İstanbul Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Ahmet Atalık’ın bildirdiğine göre;Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı çiftçi sayısı 2003’de 2.8 milyon iken bu sayı 2017’de 2.1 milyona düşmüş. Son 15 yılda çiftçinin ekmekten vazgeçtiği arazi; 32 milyon dönüme ulaşmış.
Sonuçta yaşamakta olduğumuz süreçte, tarım ürünlerinin neredeyse tümünü dışarıdan getirmek durumunda kalmadık mı? Çok değil, daha 1986-87’li yıllar da, kendi kendini besleyebilen, tarımsal üretimi kendine yeten, hatta bir çok üründe de ihracat yapan bir ülke değil miydik? Rahmetli Özal, bunu sık sık dile getirir ve övünürdü…
Türkiye gibi Çevre Ülkelerin Tarımlarının Liberalize Edilmek İstenmesinin Ardındaki Ana Gerçek Neydi?
Bu gerçek; merkez ülkelerdeki tarımsal ürün stoklarının çok yüksek düzeylere ulaşarak sorun oluşturması yanında tarım tekellerinin kendi ülkelerinde tıkanmaları nedeni ile dünya pazarlarını işgal etme isteği değil miydi?
Bu bağlamda Türkiye’de üzülerek belirtelim ki kimi bilim adamları, yazarları ve siyasetçileri de fonlanmıştı.
Neo-liberal politikalar için toplumun önce beyinlerinin yıkanmasına gerek görülmüş ve medya gücü çok etkin bir şekilde kullanılmışve
tele voleci olarak tanımlanan, sözde bilim adamları aracılığı ile yalanlar ve aldatmacalar üretilmişti.
Bu ideolojik çalışmalarla liberal-kapitalizm, toplumun büyük bir kesimine normal ve doğal bir sürecin parçası olarak kabul ettirilmişti.
Özet ve Çözüm:
IMF, DB, DTÖ gibi finans örgütlerin, ABD ve AB’deki tekelci şirketlerin denetiminde ve güdümünde olduğu artık unutulmamalı.
Türkiye’nin tarım ve gıda egemenliği için;
Bu örgütlerin Türkiye’ye müdahalesi önlenmeli,iç pazara dış sermaye girişi ve çıkışları denetlenmeli ve karşı önlemler geliştirilmeli.
Çiftçilerin genetik, toprak ve su gibi kaynaklar üzerinde haklarının tekelci şirketlere karşı korunması şarttır.
Veulusal gıda pazarlarının, adil olmayan dış ticaretten korunması sağlanmalı.
Bunun sağlanması, ekonominin diğer dallarında olduğu gibi kamunun denetimiyle olasıdır.
SON SÖZ: ‘’ SAHİP ÇIKILMAYAN VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN, O VATAN BATMAYACAKTIR.’’