İstanbul/ Fatih İsmail Ağa Camii’nde işlenen cinayet ve akabinde katilin linç edilişi, taassup ve cehaletin, halen ülkemizde kol gezdiğinin acı bir kanıtı. Düşündürücü, üzücü, endişe verici.

İnsanlık tarihi; taassubun, cehaletin, hoşgörüsüzlüğün sayısız örnekleriyle dolu. Haçlı seferleri, din-mezhep savaşları, soykırımlar gibi.

Orta Çağ’da Avrupa’da, siyaset dahil her şeye egemen olan Katolik Kilisesi. Bilimi inkar eden, bilim adamlarına işkenceler yapan, korku ve günah silahlarıyla insanları sindiren, büyük servetler edinen din adamları. Kimi ahlaksız rahipler de, Tanrı buyruklarını kendi çıkarları için işlerine gelecek biçimde yorumlamada, türlü ahlaksızlık örnekleri sergilemekte.

Bu dediklerimiz, sadece Hıristiyan dünyası için mi geçerli? Hayır… Ne yazık ki, İslam dünyasında da böyle olaylar yaşandı, yaşanmakta.

Hıristiyan ve İslam alem arasında, devam eden tatsız tartışmalar. En kötüsü ve tehlikelisi de 11 Eylül’de New York’ta yapılan saldırıdan sonra, İslam ve Hıristiyan aleminin karşı karşıya gelişli.

Taassup; bir düşünceye, bir inanca körü körüne bağlamak, bunun dışındaki düşünce ve inançları kabul etmemektir. Politikada, dinde, filozofik görüşlerde, hatta kulüp taraftarlığında…

Böylesi fanatikler, bir görüşü-fikri-kanıyı-yorumu aşırı ölçüde ve şekilde, tutucu ve inatla savunurlar. Bir başka yorum, fikir ve kanıyı asla kabullenmezler. Görüşlerini kabul etmek için, şiddete, zorbalığa da başvururlar.

Taassup, mantığı kirleten, bilinçsiz ve galeyan. Yanlışlıklara iten, aklı zorlayan zarar verici bir bozukluk. Üstelik, böyle tek taraflı düşünüş ve görüş ve ona bağlanış, kişileri dar görüşlü yapar.

İşin acı yanı, onların düşünce kanatlarından asla kaygı duymamaları. Rahattırlar, huzurludurlar, üstelik tembel de… Değişik ve yeni şeyleri öğrenmek istemezler, merak dahi etmezler. Fazla ilgileri yoktur çevreleriyle. Ömürleri tek yönlü bir zihniyetle sürüp gider.

Taassup, düşünce-vicdan özgürlüğü ile bağdaşamaz. Düşünce ve vicdan özgürlüğü yoksa, nasıl kişilik kazanılabilir? Kaldı ki, inanç, düşünce farklılığının sonucu beliren geniş görüş açıları, insan içinde, ülkeler için de bir zenginlik. Yalnız bu farlılıklar, düşmanlık yaratmamalı.

Demokrasiler; hoşgörü, uzlaşma, tahammül rejimleri. Bu rejimlerin, fanatik düşüncüler için, taassup için pek uygun ortamları olmaz, olamaz da.

Türkiye; farklı ve kültürlerin özgürce yaşandığı, islamın çağdaşlaştırıldığı laik-demokratik bir ülke. Türkiye dışındaki İslam devletleri, maalesef bu konularda geri kaldı. Araplar başarılı olamadılar; sosyalizm, liberalizm denemelerinde. İsrail’e de yenildiler. Amerika, Arap petroller yüzünden topraklarını işgale başlayınca da, fanatik dinciler, onlar için terörist değil, ülkelerini savunan yurtseverler.

Taassubun nedeni, cehalet ve önyargılar. Cehalet; bilgisizliktir, hiç bir şeyi bilmemek, bildiğini iyi bilmemek, yarım yamalak bilme, bilinmesi gerekli olanları değil de lüzumsuz olanları bilmek. Cahiller bilmediklerinin farkında bile değillerdir ama, bildiklerini sanırlar. İnatçıdır, öfkelidir, saldırgandır. Amaçlarına varmak için, her yolu denemekten çekinmezler. Kimi açıkgözleri, zayıfları, çaresizleri etkileyip, emirleri altına alırlar, çıkarları için kullanırlar.

Cehalet, hıyaneti besler, hıyanet de cehalete destek olur. Böylece cehalet –hıyanet işbirliği oluşur. Zamanla işbirliği gelişir, güçlenir, zararlı işlere yönelir.

Cehaletin ve taassubun çaresi, ilacı, bilim ve eğitimdir. Ancak, bu yolla mücadele yapılabilir, cezalar ve yasalarla değil.

İlim ve din, insanlar, toplumlar için vazgeçilmez kurumlar. Bilimsiz de yaşanmaz, dinsiz de. Birbirine ters, düşman da değiller. Şu da tarihi bir gerçek ki ilişkilerinde bir ters orantı söz konusu. Biri ilerliyorsa, diğeri geriliyor.

Bilim, insan işi ve dünyevi. Bilimdeki gerçeklerde mutlak değil, değişken. Din ise Tanrısal…

Dini gerçekler kesin, değişmez ve mutlak.

Gelişmiş, uygar, demokratik-laik ülkelerde, din ve ilim birbirinden ayrı, diğerinin işine karışmaz ve de karşılıklı saygı içindeler. Sorun da yaşamıyor bu yüzden.

İlim, bilgi nurudur, şereftir. Cehalet ise karanlık ve yüz karası. Dinler, bilginin, ilmin değerini kabullenir. Belirtir. Cehaletin zararlarına değinir. Yine de taassup ve cehalet, at oynatabiliyor.

Osmanlı Devleti, 16. Yüzyılın sonlarına kadar, dünyadaki en güçlü devletti. İlmi vardı, ilme değer veriliyordu. Ne zaman ki imam-ı Gazali’nin ve onun takipçilerinin aklı, felsefeyi dolayısıyla ilmi dışlayan şeriatçı görüşü Osmanlı Devleti’nin resmi politikası oldu, devlet durakladı, sonra da geriledi. Gidişi durdurmak ve düzeltmek için, yapılmak istenen reform hareketlerini de yobazlar önledi.

İlim, ilim… Çünkü her şey akılla çözülüyor. Araştıran, tartışan, eleştiren, üreten, çok yönlü düşünen, çareler sunan, yaratıcı, toplumu aydınlatacak kuşaklara, ihtiyacımız var. Halen yürürlükte olan, ezberci, tek düze eğitimle bu işler halledilemez. Eğitim sistemimiz, kökten değişmek zorunda. Bu konuda geç bile kaldık. Yazık değil mi?