1600-1930 arası aydınlanmacı hareketler, İtalyan ve Alman faşizmi de dahil, 1930’lardan beri zaten ağır bir karşı saldırı altında idi. Türkiye’deki ideolojik ayağını da zaten, İslamcı ve Türkçü akımlar oluşturuyordu.

DİNCİ IRKÇI PRAGMATİST OTORİTERYENİZMİN TÜRKİYE AYAĞI MÜTAŞRİK FAŞİZM

1945’lerden 2005’lere kadar süren neoliberal muhafazakarlık (kısaca “neoconversatism”) artık miadını doldurmuş veya yeni bir moda evrilmiş bulunuyor: Dinci ırkçı pragmatist otoriteryenizm.

Niye “totalitarizm” değil de “otoriteryenizm” diye sorarsanız, mutlak totaliter rejimler sermaye hareketlerine de az ya da çok bir kısıtlama oluşturuyor, oysa sermayenin (paranın) tümden serbest hatta tümden hakim olduğu günümüzde mutlak anlamda “totaliterizm” mümkün olmayıp yeni hükmetme formu, “dinci ırkçı pragmatist otoriter” rejimlerdir.

Türkiye’nin Putin’i, Kurz’u, Orbán’ı, Trump’ı, Kim Jong-un’u, ŞiJnping’i, Merkel’i, Zeman’ı, Duterte’si, Morawiecki’si, Aliyev’i, KurbankuluBerdimuhammedov, Türkmenbaşı’sı, Padişahı, Reisi, Parti Başkanı, Cumhurbaşkanı, sn. Erdoğan sayılır.

Yani bu trend, sadece Türkiye’ye özgü değil, dünyada son 20 yıllık periyotta neredeyse en yaygın hükümet ve rejim tarzını oluşturmaya başladı. Polonya’dan Güney Afrika’ya, Avusturya’dan ABD’ye maalesef dinci, ırkçı, popülist, pragmatist, paracı, çıkarcı parti ve liderlikler çok yaygınlaşmış bulunuyor. Önümüzdeki on yıllarda mevcut “sosyal demokrat” veya “liberal”partiler de çok daha silikleşecekmiş gibi gözüküyor.

Dünyanın talan edildiği bir dönemde, her bir ulusun da talancı olması makul bir pozisyon alma gibi gözüküyor. Talana karşı çıkmak, ulusa karşı çıkmak gibi bir algı ve muameleyle karşılaşmak anlamına geliyor.

Talanın zihni terapisi veya dengeleyici telafisini dincilik ve ırkçılık (etnosantrizm) oluşturuyor ki, dine ve ırka eleştirel mesafe koymak ulusa mesafe koymak gibi bir şeylere karşılık sayılıyor. Böyle bir eğilimde olanlar vatan hainliği ile itham ediliyor ve linçe uğrama tehdidi ile karşı karşıya kalıyor. Din ve ırk temelli patriotizm ortak değer haline geliyor.

İran Petro-Ayetullahlar, Suudi Arabistan AramcoPrensler, Türkiye Mütaşrik Faşizm: “Mütaşrik faşizm” yani, müteahhit, taşeron, şeriatçı, tarikatçı otoriteryenizm. Dinci ırkçı öbeklerin, dernek, vakıf ve sendikaların hakim olduğu, bir yandan hafiften “çoğulcu” imiş gibi gözüken ama hepsi dönüp dolanıp AKP-MHP’ye çıkan, din ve ırka çıkan bir siyasal yapılanma.

Alman Nazileri meşruiyetini ve gücünü “konvensiyonalizmden”, gelenek ve güce dayalı bir kitle motivasyonundan alıyordu. Osmanlı’daki karşılığı “patrimonyalizm” (Tanrının temsilcisi padişah) idi. Günümüzde bunun karşılığı AKP-MHP özeğinde, İslam-Türk sentezine dayalı “liderlik” kültüdür. İran’daki yönetim örnektir…

Ayetullahlar rejimi; öyle sadece dini veya ideolojik üstünlüğe dayanmıyor. İran’ın başta petrol olmak üzere, kaynak ve coğrafyalarını paylaşmış bulunuyor, buradan nemalanıyor ve halkı da denetimlerinde tutuyor.

Suudi Arabistan’da ise; bunun formu daha İngiliz-ABD denetimli “SaudiAramco” veya resmi adıyla “SaudiArabianOilCompany”, Suudi Arabistan’nın ulusal petrol ve doğal gaz şirketi olarak kayıtlarda geçiyor. Şirket Kral Abdülaziz İbn-i el-Suud ve ABD Başkanı Franklin Roosevelt tarafından ortak olarak kurulmuş bulunuyor. SaudiAramco’nun değeri 1.25 trilyon ile 10 trilyon dolar arasında tahmin edilmekte olup bu rakamlar ile dünyanın en değerli şirketidir.

Türkiye’nin en değerli kaynağı petrolleri değil “jeostratejik konumu” yani topraklarıdır (arsası, arazisidir) ve askeriyesidir, dolayısıyla bu coğrafyanın neması ve gücü de bunlara dayalı olacaktır. AKP ve MHP zihniyetini “Müslüman Türklükten” alıyorsa ekmeğini-nemasını da müteahhitlik ve taşeronluktan (ilkel birikimden, ihalelerden,özelleştirmelerden, kamu kaynaklarına el koyulmasından ve komprador burjuvaziden, yabancı firma mümessillikleri ve ortaklıklarından) elde ediyor.

Dikkat edilirse, oy deposu da din-tarikat çevreleri ile müteahhit, taşeron, esnaf, özel güvenlikçi, polis, emekli, yeşil kartlılar gibi kesimlerden geliyor. İşçi ve küçük memurlar da hem liyakat hem de sendikalaşmanın zayıflaması ile tutunacak bir dalları kalmadığından giderek bu bloka dahil olmak durumunda kalıyor.

Geriye kim kaldı derseniz; pek de bir şey kalmıyor veya Alevilerle eleştirel ve seküler düşünceye sahip küçük bir grup “elit” kalıyor. Sandıktan çıkan sonuçlar da üç aşağı beş yukarı bunları yansıtıyor.

BATIŞ KONVENSİYONALİZM (GELENEKÇİLİK) VE LİDER KÜLTÜ, ÇIKIŞ KOZMOPOLİTİZM (EVRENSELCİLİK) VE BİLİM-TEKNOLOJİDEN GEÇİYOR

24 Haziran 2018 Pazar günü sadece Türkiye değil onun nezdinde tüm Türkiye ve Ortadoğu için, çok iyi okunması, analiz edilmesi gereken bir sonuç verdi .Eskiden az da olsa Ortadoğu halkları Türkiye gibi olmak isterdi. Oysa Türkiye, Ortadoğu gibi oldu. Hem Türkiye’ye hem de Ortadoğu’ya geçmiş olsun.

Gelinen noktanın sebebi ve adı;konvensiyonalizm (Türk-İslam sentezi) ve ilkel birikim ise, çaresi kozmopolitizm ve yüksek bir bilim-teknolojiden geçiyor.

Bunun evrim olmadığı aşikâr. O daha çok doğa için geçerli ve biraz da Darvinist,seleksiyoncu, eleyici (Bu durumda Türkiye ve Ortadoğu giderek elenenler arasında yer alıyor). Yani Türkiye elenmek istemiyorsa evrim değil çare, bilinçli irade gerekiyor. Toplumun da buna hazır hale getirilmesi gerekiyor. Bunun içinde eğitimde sonuç alıcı, çağa uygun, köklü değişimler gerekiyor.

SON SÖZ:’’ YÖNETİMLER ÜLKENİN KADERİNİ BELİRLER.’’