T.C. Merkez Bankası bu günlerde her kesi şaşkına çevirecek şekilde “politika faizini” artırmaktadır. Uluslararası çevreler 250 baz puan artış beklerken, 500 baz puan faiz artışı yapılmış ve son artırımla birlikte politika faizi % 40’a çıkmıştır. Faizi ekonomide bütün kötülüklerin anası olarak gören, iktidarda olduğu sürece kendisinden faiz artırımı beklemememiz gerektiğini sıklıkla tekrarlayan, faiz artışına dini bakış açısıyla, “nas var” diye karşı çıkan iktidarın tartışmasız lideri, dünyadaki faiz oranı en yüksek ülkelerden birisi olmamıza razı olmuştur. Çok değil, daha birkaç yıl öncesine kadar, gerekli olduğu halde faizi artışına karşı çıkan iktidarın söylemlerini, avuçları patlayacak kadar çılgınca alkışlayan “yandaş medya” ve “yandaş ekonomistler”, bu kadar keskin dönüşü de beklendiği gibi hararetli bir şekilde desteklemektedir.

Tablo trajediye dönüşmüş olsa da bizim açımızdan önemli olan, faiz artışlarının işe yarayıp yaramama durumudur. Ülkemizdeki ekonomik vaziyet, özellikle orta ve dar gelirli kesim için dayanılmaz hale geldiğinden, faiz artışlarının işe yaraması oldukça önemli hale gelmiştir. Faizler “enflasyon ve döviz kurlarının” artışının kontrol altına alınması suretiyle,  hayat pahalılığını hafifletmek maksadıyla yapılmaktadır. Mayıs ayından itibaren agresif olarak yapılan faiz artışlarının, bu güne değin istenilen neticeyi verdiği pek söylenemez. Zira, enflasyon ve döviz kurları sürekli artmaktadır.

Enflasyon ve döviz kurlarının, tek başına faizleri artırarak kontrol edilemeyeceği, yanı sıra, ithalata bağlı tüketim ekonomisinden, ileri teknoloji içeren ürünlerin üretim ve ihracatının yapılarak, cari açık ve bütçe açığının makul düzeye indirilmesi gerektiği, iktisat ilminin bilinen en temel yasasıdır. Aksi halde faiz artışları, kısa bir süre içerisinde, ekonomiyi durgunluk ve enflasyonun birlikte yaşandığı, stagflasyon diye tanımlanan bir çıkmaza sürükleyecektir. Bu durum, ekonomistlerin en fazla korktuğu tablodur. Küçük ve orta ölçekli firmaların, böyle bir ortamda varlıklarını uzun süre devam ettirmesi mümkün değildir. Ülkemizdeki firmaların % 99’unun KOBİ olduğu düşünülürse, böyle bir tehlikenin başta işsizliğin artması, vergi gelirlerinin azalması gibi ürkütücü sonuçlar doğuracağı ortadadır.

Ülkemiz kaynaklarının dini ve siyasi organizasyonlara, ihtiyaç olup olmadığı veya öncelik sırası tartışmalı yatırımlara aktarmak yerine, ihtiyacımız olan mal ve hizmetleri üretenlere yönlendirilmesi, ileri teknoloji içeren ürünlerin üretim ve ihracatının teşvik edilmesi hayati derecede önemli hale gelmiştir. Bunun sağlanması halinde, cari açık ve bütçe açığı makul düzeye inecek, döviz ihtiyacı azalacak, enflasyon ve kurlar kontrol altına alınabilecektir. Ülke ekonomisi büyücek, kalkınma, gelişme ve refah artacaktır. Aksi halde, her geçen gün kötüye giden hayat şartlarını unutturabilmek için dini ve milliyetçi söylemlerin dozunun arttığı bir ülke tablosu hayatımızın gerçeği haline gelecektir.

 

Saygılarımla,