Bu soruyu sıkça soruyorum kendime. Hatta ‘Varoluştan ne anladım’ diye bir kitapta yazmıştım ve Karahan yayın evi tarafından yayınlandı. O kitapta varoluşu bilimin ışığında ve Kur-an ayetlerini irdeleyerek anlamaya çalışmıştım. Felsefecilerin ışığından yararlanmaya da çalışmıştım. Ama ‘Varoluşun ana amacı ne?’ sorusu bende hep güncelliğini korudu.

Hayatı ifade etmekte iki seviye irdelenmelidir…

İndirgemeci olarak; atom, molekül, hücre ve hayatın tüm mekaniklerini ele alabiliriz.

Semantik olarak bakarsak; hayatın bir amaç doğrultusunda hareket eden bir bilgi yapısıdır diyebiliriz. Yani hayat; kendisini oluşturan bütün parçaların toplamından fazladır ve bütün, her parçasının varlığından, işleyişinden habersizdir.

Yaşayan varlık nedir?

Atomlardan oluşan bir bilgi yapısıdır diyebiliriz. Atomlar birleşerek molekülleri, moleküller birleşerek hücreleri, bilindiği gibi hücrelerde birleşerek organları ve nihayetinde organlar bir araya gelerek bir canlıyı meydana getirir.

Bunu hepimiz biliriz ama aynı zamanda canlı bir varlığın, sadece bunların toplamı olmadığını da hepimiz kabul ederiz. Her şeyi indirgemeci olarak analiz edebiliriz ama onun ne olduğunu anlamak için semantik olarak da analiz yapmak gerekir. Yani hayatın da bir bilgisayar gibi bir donanımı ve bir yazılımı vardır. İndirgemeci seviyede donanıma, semantik seviyede ise yazılıma önem verilir.

Evreni sadece indirgemeci yolla, atomları ve kuvvetleri inceleyerek anlaya bilir miyiz?

Evren muhteşem yapısıyla, her parçasıyla, külli bir zekânın izlerini sunuyor bize. O yaratıcı zekâyı görme sekte, O’nu eserleriyle anlayabiliyoruz. Tıpkı bir tabloya baktığımızda renkleri, kompozisyonuyla eserin bir yaratıcısı olduğunu görme sekte bilmemiz gibi. Dinlediğimiz müzikte, şarkıların sözlerinde hep eserlerin birileri tarafından yaratılmış olduğunu anlamamız gibi Evreni de o gözle değerlendirmek gerekmez mi?

Allah, Tanrı, Yaratıcı, binlerce ismi olan ve kendisi hepsi olduğu için hiç biri olmayan, değişmez ve değişken, büyük ve küçük, sonsuz ve fani her şey ve hiçbir şey olan Tanrı’nın var edişteki ana amacı neydi?

Sadece hayat mı, yoksa zekânın ortaya çıkması mı?

Kur-an ayetinde yaratıcı ‘Bilinmekte ligini arzu ettiğini’ bildirerek, varoluşun amacını bu şekilde açıklıyor. Bilinmekte ligini arzu eden yaratıcının yarattıklarını kavramak için sadece görmek yeterli olmaz. Yaratılanları kavramak için zekâ gerekir. Dolaysıyla varoluşun ana amacı ‘Zekâyı yaratmak’ olmalıdır.

Bu günkü dünyaya bakarsak ne görürüz?

Aranılan zekâ dünyada insanda var. Ama şuur düzeyi indirgemeci ağırlıkta ve semantik düzeyle birleştirerek varoluşu kavramada yetersiz kalıyor. Hala çıkar odaklı veya güç odaklı kanlı savaşlar devam ediyor. Bir Âdem şuurdan yansıyan insanlık âlemi, kendisini paramparça etmiş vaziyette. Yaşadığı dünyayı bile daha tam kavrayamamış durumda. Küresel ölçekte dünya ikliminin bozulduğunu görüyor ama güç için çıkar odaklı, ben merkezli yaşam hedefinden vaz geçemiyor.

Ülkemizde de gördüğümüz manzara hiç değişmiyor…

Koltuk sevdası her aşamada kendisini gösteriyor. Baş olma hastalığına tutulanlar var ve kendilerini bulunmaz Hint kumaşı zannediyorlar. Lider sultası altında demokrasi nutukları atanlar, başarısızlıklarını başarı diye yutturmaya çalışıyorlar.

İnsanın insana saygısının, farklılıkların yaratıcısının eseri olduğunu kavramaktan geçtiğini hala öğrenemedik. Beğenmediğimiz, farklı diye hor gördüğümüz her şeyin mutlak yaratıcının iradesi olduğunun farkına bir türlü varamıyoruz. İndirgemeci düşünceyle çözüm ararken, semantik kavrayışların uzağında kalıp, dünya manzarasını aslında biz insanlar ortaya koyuyoruz.