Suriye krizi başlayalı yaklaşık 13 yıl 8 ay oldu. Krizin başında Rejime karşı ayaklanan grupların demokratik talepleri ön plana çıktı. Ayaklanmalar kısa süre sonra sırasıyla uluslararası politikanın bir numaralı gündemi, daha sonra da silahlı çatışmaya dönüşüverdi.
Silahlı çatışmaların ardında eylemlerin başlangıcındaki talepler silahla talep edilmeye başlandı. Silahlı muhalif grupların hiyerarşik sağlam bir yapısı olmaması bölgemizde mevcut sınırlarla istikrarı istemeyen Batılı ülkeler için hareket alanı yarattı ve silahlı muhalifler defalarca bölünerek onlarca grubun oluşmasını sağladı.
Muhalif silahlı grupların varlığı Şam yönetimini destekleyen İran, Rusya gibi Batı bloğu karşısında bulunan ülkelere de hareket alanı yarattı. İran ve Rusya Suriye Devletiyle tarihsel diplomatik ilişkilerinden faydalanarak Suriye’de kendilerine nüfuz alanı yarattı.
Türkiye savaşın başında Batı bloğuna yakın bir çizgide olsa da özellikle ABD’nin Türkiye karşıtı terör gruplarını desteklemesiyle 2016 yılında bu terör örgütlerinin yayılmasını engellemek için Suriye’nin kuzeyine, Fırat Nehri’nin batısına askeri operasyonlar başlattı. Türkiye’nin bu operasyonları ABD destekli PYD/PKK terör örgütünün Akdeniz’e ulaşmasını engellerken, diplomatik ilişkilerin kesildiği Şam yönetimine de yaradı. Zira Suriye’ye TSK operasyonları başlamadan önce yani 2015 yılında Şam yönetimi Suriye topraklarının sadece yüzde 15’ini kontrol edebiliyordu.
TSK operasyonları sonrasında 2018 yılına gelindiğinde Şam yönetimi Suriye topraklarının yüzde 70’ini kontrol etmeye başladı. 2018 yılı içerisinde Suriyeli üst düzey emekli bir subaya TSK operasyonlarıyla ilgili görüşünü sorduğumda bana şu cevabı vermişti;
“Türkiye-Suriye arasındaki Adana Mutabakatı sonrasında hiçbir zaman bozulmayacak bir kardeşlik tesis edildi, hatta kardeşler o zaman barıştı diyebiliriz. 2007 yılında Türk bir subay beni ziyaret ederek Batı’nın ilişkilerimizi bozmak için çalıştığını ve bu yüzden ilişkileri güçlendirmek gerektiğine vurgu yapmıştı. Bu kapsamda Askeri külliyeler arasında bir eğitim anlaşması yaptık ve gelecekte Ordularımızda görev alacak Subayların hem birbirleriyle asla çatışmamaları gerektiği öğretilecek hem de karşılıklı tecrübeler aktarılacaktı. Bu programı 4 yıl devam ettirdik ve bugün meyvelerini topluyoruz zira bugüne kadar TSK-Suriye Ordusu kesinlikle çatışmadı, çatışmayacak. Bugün iki Ordu da birbiriyle konuşmayan kardeş gibidir. Konuşmasak da biz bakışarak anlaşıyoruz” demiş ve bunu o dönem yayınlamamam karşılığında anlatmıştı.
Türkiye-Suriye diplomatik ilişkilerinin arefesinde olduğumuz 2024 yılına kadar köprünün altından çok sular aktı. Dengeler değişti ama talepler, umutlar hep 2011 yılı öncesine dönüş için dile getiriliyor, adımlar atılıyor.
Bu süreçte her ülke teröre karşı mücadele ettiğini söylüyor ve herkesin bir “teröristi” var. Dolayısıyla çözüm için teröristin tanımını bu toprakların sahipleri yani bölgedeki kardeşler yapmalıdır.
Bölgemizde etnik ve mezhep temelli bölücü talebi olan silahlı gruplar kesinlikle terör örgütüdür. Öncelikle bunları destekleyen ABD önceliğindeki bloğa bu uygun dille açıklanmalıdır. Silah taşımayan, siyasi yollarla talepleri olan gruplar da siyasete ve sosyal yaşama adapte edilerek Suriye toprak bütünlüğü sağlanmalıdır. Bu çözüme karşı çıkacak olanlara da güvenlik stratejileriyle cevap verilerek ortaya kararlı bir duruş konmalıdır. Bölge halklarının özlediği istikrar ortamı ancak ve ancak bu şekilde kurulacaktır. Aksi halde ABD ve şürekaları bölgemizde istikrarlı bir istikrarsızlığı yaratmak için her türlü girişimde bulunacaktır.