Bu gün iki farklı örnek olayı, siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum…
1. Taşın altına elini koymak....!

Sultan, yolun ortasına bir Taş koyuyor büyük bir taş... Pencereden seyrediyor ne yapacak insanlar diye... Vezir geliyor taşı görüyor...Aklına taşı yoldan kaldırmanın sadaka olduğu gelmiyor bile... Taşın etrafında dolaşıyor ve diyor ki;
Sultanımla konuşayım, yolun ortasından taşı kaldırması için bir adam bulalım, bir kadro ihdas edelim...Vezir gidiyor, Asker geliyor.. Asker de taşın etrafında dolaşıyor, aklına gelmiyor taşı kaldırmak... O da diyor ki; Vezirle konuşayım, yolun ortasına taş koyana ne ceza vereceğiz onu kararlaştıralım... O, cezadan anlıyor tabi.. Elinde kılıcı var, çekti mi tamam…

O geliyor, bu geliyor... Menfaatperest geliyor... Saray dalkavuğu, saray maskarası...

(Eskiden padişahlar öyle akıllı adamlar ki, sarayda, özellikle dalkavuk, saray maskarası bulundururlardı. Sultana dalkavukluk etmeye çalışan olursa, dur o senin işin değil, bizim kadrolu maskaramız, dalkavuğumuz var, sana ihtiyaç yok denirdi)...

Dalkavuk taşın etrafında taklalar atıyor, maskaralıklar yapıyor... Böyledir biliyor musunuz? Menfaatperestler, iki yüzlüler…Sürekli sorunların etrafında taklalar atarlar...

Asla düzeltmezler... Düzelmesi içinde hiçbir şey yapmazlar...

Onlar sorunları çoğaltanı da överler...O da yolun kenarında oturup sultana yalakalık için şiir yazayım deyip gidiyor...

Sonra oradan geçen bir köylü taşı görüyor ve diyor ki; yoldan taşı kaldırmak sadakadır..

Önce Taşa tebessüm ediyor... Kaldırayım yolun ortasından da, kimsenin ayağına arabasına hayvanına takılmasın...

Elindeki eşya sepetini, küfeyi yere koyuyor ve taşa "ya Allah Bismillâh" deyip sarılarak, sağa sola sağa sola derken taşı kaldırıp bir kenara koyuyor...

Sonra bir bakıyor ki; taşın altında bir kese Altın... Kesenin içinde bir not...

Sultan şöyle yazmış;

Bu kesedeki altınlar, " Taşın altına elini sokmayı becerebilenler içindir…"

Taşın altına elini sokmazsa bir insan, maalesef başarılı olamaz...

Maalesef bu ülke taşlarla dolu...Bu ülke, sorumluluk almak istemeyenlerle dolu…

Bir hayali gerçekleştirmek isteyen kişi, taşın altına elini sokacak...

Yoksa başarılı olması mümkün değildir...

2.Sultan 4. Murad’a Sırtını Keseleten İhtiyar – Habib Baba

Habib Baba, Sultan 4. Murad zamanında ismi pek bilinmeyen bir Allah dostu imiş. Yaşlı, gariban, fakir bir insanmış. Uzunca bir yolculuğun ardından, nihayet İstanbul’a varmış. Yorgunluğunu, üzerindeki tozu toprağı temizlemek için bir hamam gitmiş. Fakat o gün hamamı, Sultan 4. Murad’ın vezirleri kapatmış, sadece vezirler hamamda imiş.

Habib Baba hamama girmek isteyince, hamamcı Baba’yı içeri sokmak istememiş. Padişahın vezirleri içerideler, hamamı kapattılar ihtiyar diyerek, Baba’yı reddetmiş. Fakat Habib Baba ısrar etmiş, ”ben bu tozlu bedenle Allah’a nasıl ibadet ederim evlat, ben böyle ibadet ederken utanıyorum” demiş.

Hamamcı da insaflı, merhametli bir insanmış. Baba’yı kırmamış; hamamın en sonundaki odayı göstererek; ”Baba vezirlere görünmeden çabucak yıkan, paradan istemem senden, yeter ki vezirler farkına varmasınlar.”

Habib Baba çok sevinmiş, yıkanmaya başlamış. Çok vakit geçmeden bir müşteri daha gelmiş. Onunda üstü başı tozlu, topraklı, fakir gariban, bir o kadar da cüsseli, boylu, poslu, yakışıklı biriymiş. Bakmayın fakir biri dediğime, o adam vezirlerini kontrol etmek için kılık kıyafetini değiştiren Sultan 4. Murad.

Hamamcı ilk başta içeriye sokmak istememiş padişahı. Sultan Murad ısrar etmiş; -aman hamamcı, ben bu şekilde ibadet etmekten utanıyorum. Üstüm başım toz, toprak. Lütfen izin ver yıkanayım demiş.’’ Hamamcı dayanamamış, padişaha da Baba’nın yıkandığı en son odayı göstermiş. ”O odada da bir ihtiyar yıkanıyor, sende beline peştamalı sar, çabucak yıkan. Aman ha sakın ola vezirler görmeye sizi.” demiş.

Sultan Murad, kapıdan içeri girmiş, usulca selamını vermiş, yıkanmaya başlamış. Bu arada içeriden vezirlerin sesleri de gelmektedir. Vezirler kendi aralarında güzelce eğleniyorlarmış. Baba’nın gözü bir ara hamam arkadaşının (padişahın) sırtına takılmış. Arkadaşının sırtı epey kirlenmiş. Tabi kılık kıyafet değiştiren padişahı Habib Baba tanımamış.

Yumuşak bir sesle; ”Evladım, sırtın epey kirlenmiş, istersen sırtını keseliyeyim” demiş. Bu teklife padişah çok ama çok sevinmiş. Çünkü ömründe ilk defa padişah olduğunu bilmeden, sadece insan olduğu için yardım eden biriyle karşılaşmış. Teklifi kabul etmiş padişah. Baba bir güzel padişahın sırtını keselemiş.

Padişah teşekkür etmiş, ama kuru bir teşekkürle yetinmek istemeyip, bende senin sırtını keseliyeyim baba, böylece ödeşmiş oluruz demiş ve Habib Baba’nın sırtını keselemeye başlamış.

Padişah; ”Baba duyuyor musun içerideki eğlence seslerini, Şu hayatta Sultan’a vezir olmak varmış.” Bak adamlar ne güzel eğleniyorlar demiş. Benle sen ise iki hırsız gibi gizlice burada yıkanıyoruz.” demiş.

Habib Baba; ”Be evladım Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Rabbi’ne kendini sevdirmeye bak! O seni sevince; sırtını bile Sultan Murad’a keselettirir!”

SON SÖZ:’’İNSANIN HAKİKİ ASALETİ FAZİLETTEN GELİR. DOĞUŞTAN DEĞİL.’’