31 Aralık 2021 Cuma günü yayımladığımız, 2. Bölüme ilaveten, kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ancak, yine de “rakı içen öldü de su içen ölmedi mi” söylemine istinaden, adabına göre içmek tamam, ancak sarhoş olmak için değil. Hele, trafiği kilitlemek, sağa sola sataşmak, başkasını rahatsız etmek bilinçli yurttaşlara yakışmaz. Özellikle eğitimli kişilere hiç yakışmaz.

Aslında psikologlar derler ki; herkesin bir gerçek yüzü vardır bir de maskesi. Ancak bir maskeye razıyız da bazılarının bir kaç maskesi bulunmaktadır. Bir arkadaşım kapısına “maskeni çıkar da içeri gir” yazdırmış. Tabii hepimizin doğal olarak çekingenlikleri var, bazı konularda söylenmemesi gereken sözler var, bizim bilip de başkasının bilmemesini bildiğimiz konuları söylememek önemli. Ancak, çok maskelilik veya bizim bilerek bazı şeyleri gizleyip kendimize ters düşmemiz, kendimize yabancılaşmamız insanın sahtesini ortaya çıkarmaktadır. Hani derler ya oturunca mangalda kül bırakmaz, sizin ile birlikte her konuya evet der, vatan millet için en hamasi nutukları o atar, ancak hayatın gerçeklerine gelince, gerçek yaşamda, çok da söz verdiği gibi olmadığını gördüğümüz çok sayıda kişi ile karşılaşırız. İnsanın sahtesi yani sahtekâr ciddi sorundur. Yapılan sahte işler insanın birbirini küçük çıkarları için kandırmasıdır. Belki de bunlardan en acısı da sahte dost yarasıdır. Kurşun yarası geçer de dost yarası geçmez. Tıpkı dil yarası gibi. İnsanın birbirine kazık atması, birbirinin sırtına basarak bir yerlere gelmesi ve ardından riyakârlık yapıp sırtını dönmesi ise, hiç affedilmiyor. Herkes bir şekilde Amerikalılaşmaktan şikâyetçi, ancak ondan da kopamıyor. Aynı kişiler bilmezler ki, bir başkası da kendisini aynı değerler uğruna kazıklamaktadır.

Mutluluk ve Menfaat İlişkileri;

İnsanlar, mutluluğu doğada ve estetikte değil bireysel menfaat ilişkilerinde aramaya başladı. Çıkış kapısı bulamayan, yaşam bilinci konusunda yeterli derinliğe sahip olmayan yurttaşlar, kolay yoldan para kazanmayı ve köşeyi dönmeyi(Benim vatandaşım işini bilir, benim vatandaşım köşeyi döner gibi siyaset önderlerinin var olduğu bir ülkedeyiz.!) neredeyse ilke haline getirmişlerdir. Bütün bunların sonucu birçok yurttaşımız, vergi vermekten kaçınıyor, fiş fatura vermiyor. Yalan yanlış beyanda bulunuyor, akla hayale gelmeyecek işlere girişiyor. Söz konusu kişiler, kendilerine göre yaşamdan zevk almaya çalışan insanları ,kendi küçük çıkarları uğruna zehirlemekten, onlara haksız ve adaletsiz muamele etmekten sakınmıyorlar, bilakis onları mağdur ediyorlar.. İnsanlar arasındaki gelir dağılımının açılması, az çalışarak çok para kazanması, başkasının sırtından para kazanması, belki uzun zamandır vardı, ancak, oransal olarak bu kadar fazla değildi. Belki bu tip insanlar, toplumun %5 ya da 10.luk bir kesimini oluşturuyordu. Oysa bu durum, son yüz yılda hızla tırmanışa geçti. Şimdilerde ise, bu oranın çok rahat bir şekilde, %50 lilerin çok çok üstünde olduğunu müşahede ediyoruz.

Bunda uygulanan siyasi modellerin de büyük payı bulunmaktadır. Geçen yüzyılda loto-toto, milli piyango, altılı ganyan gibi oyunlarla, bütün olarak insanların yaşamlarını, şansa bağlamasına, emek sarf etmeden, çalışmadan, alın teri, akıl teri dökmeden, zahmetsiz büyük paralar kazanma yoluna itmiştir. Ancak kazanca yorularak değil, kolay yoldan ulaşmak, insanları doğal olarak, tembelliğe itmiştir... Tıpkı üretmeden, kazanmadan tüketmek gibi. Bu süreç, beraberinde, kalpazanlığı da doğurmuştur. 1980 sonrası “para kazan da nasıl kazanırsan kazan” anlayışı, gençlikte bireysel ve bencil bir anlayış doğurdu. “Para eşittir mutluluk” neredeyse bir yasa haline getirildi. Bugün toplumun her kesiminde artan rüşvet, yolsuzluk, irtikap, kapkaç, hortumculuk, liyakatsizlik, adam kayırma ve her türlü sahtekarlık gibi, sık sık karşılaştığımız durumların ( Gün geçmiyor ki, TV haberlerinde ve gazetelerde bu tip haberleri görmeyelim.!), hepsi belirli bir aşamadan sonra oluşmuştur…

SON SÖZ :’’ SAHTEKÂRIN EVİ YANMIŞ, KİMSE İNANMAMIŞ.!!!’