Şimdi sizden istediğim, içimi kemiren bir soruma da cevap bulmandır. Söyler misin, benim aslım ne? Ben kimden olmayım?” Bu soru bizim beyin beklemediği bir soruydu; ama soruldu bir kez. Cevap vermek zorundaydı. Her ne kadar, “Padişahım, varın siz böyle bir soru sormamış olun, ben de cevabını söylemeyeyim!” dediyse de, bu söz, padişahı daha da meraklandırır ve “Şayet cevap vermezsen, kafanı vurdururum, bilmiş ol!” der.

Mecbur kalan kahveci, “Efendim, –bağışlayınız– ne yazık ki nesebiniz gayrisahihtir!” deyiverir. Bu cevap, hükümdarın aklını başından götürür, adeta kudurur. Ama yine de kendini bir şekilde toparlar, “Niçin?” diyerek izahını ister. Bizim bey, “Efendim, siz bir çerçiden (seyyar satıcıdan) olmasınız. Zira kapınıza gelen fakirlere, tasla tabakla ihsanda bulunuyorsunuz. Hâlbuki padişahların ihsanı, çuvalladır, yükledir, cömertcedir.” Padişah, bu cevap üzerine, hemen annesine varır, ondan işin hakikatini sorar.

Sultan anne, “Evladım, sen padişah oğlu padişahsın; böyle bir soru olur mu? İnsan annesini bu kadar de düşürtür mü?” dediyse de, hükümdar ısrar eder, annesinden gerçeği öğrenmek ister. Anne, her ne kadar, “Yüzüme toprak serpile, bu ne ayıp, bu ne rezalet!...” dediyse de, padişahı ikna edemedi, aksine daha da sinirlendirdi. En son, padişah adamlarına bir kazan su kaynatarak, annesine, “Bana bak, eğer gerçeği söylemezsen, seni canlı canlı bu kaynar suya atacağım!” der. Sultan anne, işin ciddiyetini öğrenir, başka çarenin kalmadığı fark eder. Oğluna, “Evladım, şu etrafındakileri dağıt da diyeceklerimi yalnızca siz duymuş olunuz!” dedi. Padişah öyle yaptı; annesini dinlemeye koyuldu:

“Evladım!” dedi anne, “Günün birinde baban uzak bir memlekete gitmişti. Ben evde yalnızdım. Henüz genç bir gelindim. Uzun süreli eşsiz yaşamanın verdiği sıkıntı, beni kötü bir yola sevk etti.

Payitahtın sokaklarında, çerçilik yapan iri cüsseli,

yakışıklı bir adam gözüme ilişti. Birden kanım kaynadı; bir şeyler satın almak bahanesiyle onu sarayın haremine çektim. İşte ne olduysa orada oldu; senin varlık sebebin de bu hadisedir!” Padişah bunu duyunca, beynine kan sıçradı. Kendini mi öldürsün, annesini mi öldürsün! Ama yok, hiç birini... İyisi mi, saltanattan el çekmek; işi layığına bırakmak. Hemen kahvecisini çağırır, onunla istişareye oturur. “Bana son bir nasihatte bulun!” der. Bizim bey:

“Sultanım, beni yıkan ‘İHANETTİR’ , seni yıkan ise; ‘DALKAVUK’ çevrendir. En tehlikeli düşman, senden görünendir. Ondandır ki, münafık, kâfirden daha eşeddir ( Şiddetli kötü)denilir. Zira münafık derindeki yaradır; tedavisi zor ve çoklukla ölümcüldür. Kâfir ise, tendeki yaradır; pansumanla geçiştirilebilir. Aha, bendeki ihanetçilerle sendeki dalkavuklar bu münafık tiplerdir. Anlayacağın, pirincin içindeki siyah taştan değil, beyazından korkmalısın! Unutma, saltanatın zevali, üç taifeden zuhur eder; bunlar, ‘İHANETÇİLER, ‘DALKAVUKLAR’ ve ‘ASALETSİZLERDİR’. Senin kimden olduğun önemli değil; bunda senin günahın yok. Asıl günahkâr, aslını inkâr edip başkalarının borazanlığını yapanlardır. Peygamberimizin, “nesebi, gayrisahihtir” dedikleri kimseler, işte bunlardır. Bunlardan sakınılmalı!...”

Padişah, bu nasihatleri dinledikten sonra, önce etrafındaki Sırtlan, Kurt, Tilki, Ayı, Çakal, Domuz, Çiyan ve Yılan tabiatlı adamlarını kovar. Sonrasında ise, kahvecisini huzuruna çağırır ve saray erkânına takdim ederek, şöyle der: “Herkes şahit olsun ki, bu günden itibaren bizim sultanımız kahvecimizdir. Hanımı da sultan annemiz... O, aslı itibariyle bir beydir; hem de sultan bey. Ben ise, layık olmadığım bir makamda gölge sultandım. Ülkemin dalkavukları, benim gölgemde Ali Baba’nın Kırk Haramileri gibi yağmacılık yapıyorlardı. İşte bundadır ki, tacımı ve tahtımı kahvecime bırakıyorum. Kendisine mübarek olsun!” der, kenara çekilir. Bizim beyin bütün ısrarlarına rağmen, sultan “Asla!” der; onu makamına oturtur, kendisi ona vezir olur.

“Anlayanlar için sivrisinek saz, anlamayanlar için davul-zurna az”...

SON SÖZ:’’ASALET DOĞUŞTAN DEĞİL, DAVRANIŞTAN DOĞAR.’’ *Platon*