Ortadoğu ya da Asya'nın Batısı diye bilinen coğrafya belki de son yüz yılın en acı dönemini geçiriyor. Yaşanılan acılar birbirinden bağımsız gibi görünse de bölge halkları aleyhinde yaşanan her olayın bazen dolaylı, bazen de direk birbiriyle bağlantılı olduğunu görebiliyoruz.
Son bir yıldır bölgede en çok konuşulan konu Filistinli HAMAS'ın İsraille savaşı ve akabinde İran kontrolünde olan Lübnan Hizbullahı'nın İsrail ile yaşadığı çatışmalar oldu.
İsrail; insanlık suçları işliyor, uluslararası hiçbir karar ve yasaya kulak asmıyor, ülkelere küstah tehditlerde bulunabiliyor ve "insanım" diyebilen kişiler açısından bu yapılanların açıklanacak hiçbir gerekçesi kalmıyor.
İsrail'in faaliyetleriyle ilgili düşüncelerimi yazının başında ifade ettikten sonra bu yaşanan olayları nasıl gelindiğini hamasete yer vermeden anlatmaya başlayalım. Zira bölgeyi bu noktaya getiren olaylar ülkemiz Türkiye açısından da iyi analiz edilmelidir.
Tarihin çok fazla derinliklerine inmeden yakın tarihten başlayalım.
Her şey 1948 yılında İsrail'in kurulmasıyla başlasa da İsrail'i meşrulaştırma hedefinde olan ve bölgemizde istikrarsızlığa neden olan terör örgütlerinin ortaya çıkış tarihi
Sovyetler Birliği'nin 24 Aralık 1979 tarihinde Afganistan'ı işgaliyle başladı.
Sovyetlerin o dönemde soğuk savaşın bir adımı olarak gördüğü bu işgal, Afganistan'da Sovyetler tarafindan desteklenen, Komünist ideolojisine tabi Afganistan
Demokratik Halk Partisi'ne tepki olarak işgale karşı örgütlenecek birçok selefi grubu doğurdu.
Sovyetlere karşı selefi gruplar; ABD, İran, Çin, İsrail, Pakistan ve Suudi Arabistan tarafından desteklendi. En büyük destek ise ABD ve Suudi Arabistan tarafından sağlandı.
Sovyet işgali 15 Şubat 1989 tarihinde son buldu ve işgal sırasında Afganistan'da en az 3 Milyon civarında insan hayatını kaybederken hem Afgan Halkının hem de silahlı gruplara destek veren diğer ülke halklarının kaynakları buralarda heba edildi.
Sovyet işgali sonrasında Afganistan'da ciddi bir iç savaş başladı. Birbirine rakip ülkeler kendi vekillerini burada çarpıştırarak vekâlet savaşlarının yaygınlaşması konusunda ciddi adımlar atılmış oldu.
Sovyet işgali döneminde Suudilerle beraber ABD'nin desteklediği gruplardan biri de El Kaide Terör Örgütüydü. Ne olduysa belli bir zaman sonra El Kaide'nin ABD karşıtı politikalara yöneldiği açıklandı. El Kaide terör örgütünün adı Balkanlardan Ortadoğu'ya kadar uzanan silah pazarlarında hep anıldı. ABD bu terör örgütünü güya engelleyemiyordu.
90'lı yıllar hep ABD'nin El Kaide Terör Örgütü'ne karşı uyarılarıyla geçti. Silahlı bir grubu ABD durduramadığını sık sık dile getirdi ve sonunda da çoğu kişiye göre ABD kurgusu olduğu düşünülen 11 Eylül 2001'de İkiz Kuleler saldırısı ABD'nin kalbinde, New York'ta gerçekleşti.
Olayın kurgu olarak düşünülmesi, o dönemin şartlarına baktığımızda gayet normal. Zira o dönemlerde Soğuk Savaş sona ermiş ve dünyada tek kutuplu ABD dengesi kalmışken otoritenin olmadığı Afganistan'da faaliyet gösteren bir örgütün ABD'ye meydan okuyabiliyor olması çok da mantıklı değil.
Daha sonraki süreçlerde de ABD'nin yarattığı algılardan işgallerle faydalandığına şahit olduk.
Önce 7 Ekim 2001 yılında El Kaide algısıyla Afganistan, 20 Mart 2003 yılında da Irak, "Saddam'da nükleer bombalar var" yalanı gerekçe gösterilerek ABD tarafından işgal edildi.
ABD 2000'li yıllara algı yönetimi ve algılardan yola çıkarak fiili işgal yöntemini devreye soktu. Özellikle bölgemizde "Böl-Yönet" stratejisi fiilen uygulanmaya başlandı.
Bu stratejinin ilk laboratuvarı Irak oldu ve Irak'ın Kuzeyinde bölgesel bir yönetim oluşturarak Irak fiilen bölünse de bugüne kadar resmi olarak merkez hükümet Bağdat olarak kabul ediliyor.
Irak'taki etnik bölünmeye ek olarak İran'a alan açılmasıyla beraber Irak toplumunda mezhepsel hassasiyetler de had safhaya çıkarılarak Irak toplumunda meydana gelebilecek toplu direniş ihtimali ortadan kaldırılmış oldu.
2011 yılına gelindiğinde Arap "Baharı" eylemleri başladı. Bu eylemler Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Ürdün, Cezayir ve Yemen'de çok büyük çaplarda görülse de Libya, Mısır, Suriye ve Yemen'de köklü değişikliklerin olmasını sağladı.
Mısır'da Hüsnü Mübarek, Libya'da Muammer Kaddafi, Yemen'de Ali Abdullah Salih devrilirken Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad görevde kalsa da Suriye bugünlerde fiili olarak 3 bölgeye bölünmüş durumda.
2011 yılı sonrasında yukarıda saydığımız 4 ülkenin ortak özelliklerine baktığımızda;
- Hepsinde bir Al Kaide yapılanması veya uzantısı olmuştur
- Tamamında etnik, feodal ya da dini hassasiyetler oluşturularak sosyal bütünlükleri zarara uğratılmıştır
- Mısır dışındaki 3 ülkede fiili idari bölünmeler yaşanmıştır.
Arap Baharı'nın başlamasının üzerinden 12 yıl geçtikten sonra da(2023) Filistin'de tesadüf müdür bilinmez ama tam da ABD'nin Afganistan'ı işgal ettiği tarihin yıl dönümü olan 7 Ekim'de Hamas-İsrail çatışması başladı.
2024 yılına geldiğimizde İsrail karşıtı örgüt yöneticilerinin İsrail tarafından tek tek öldürülmesini göz önünde bulundurduğumuzda şimdiye kadar bu çatışmadan İsrail'in kârlı çıktığını söyleyebiliriz. Öte yandan da İsrail'in bu örgütlere karşı büyük imkânlara sahip olmasına rağmen henüz Lübnan'ın güneyinde Hizbullah engelini aşamadığını düşündüğümüzde ise İsrail gücünün maddiyattan ibaret olduğunu da söylememiz yanlış olmaz.
Bu yazım 5 Ocak Adana Gazetesi için ilk yazım olacağından bu yazıyı özetle Ortadoğu'nun fotoğrafını çeken bir yazı şeklinde planladım. Yukarıdaki tarihi gelişmeler ışığında olaylara Ankara zaviyesinden bakarak her hafta günlük ve genel olayları derleyip yorumlamaya çalışacağız.
Tarafsızlık sözü veremeyeceğim çünkü gerçekler ışığında Türkiye'yi önceleyen değerlendirmeler yapmaya çalışacağım.
Bir sonraki yazım PYD/PKK terör örgütünün meşrulaşma çabaları ve alınması gereken önlemler üzerine olacaktır.