Küresel Gazeteciler Konseyi (KGK) Genel Başkan Yardımcısı Nalan Yazgan :

Gazze Şeridi’nde devam eden çatışmalar, uluslararası toplumun dikkatini çekmeye devam ederken, Doha’da yürütülen ateşkes görüşmeleri ve Washington’daki kapalı kapılar ardındaki müzakereler, bölgedeki barış umutlarının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Son 30 yılın müzakere tarihine bakıldığında, bu sürecin kalbinin hep Tel Aviv ile Washington arasında attığı açık. Avrupa’nın da sessiz onayın dışında koşulsuz desteği ve teşviği soz konusu. Almanya Başbakanı’nın İran- İsrail savaşı sırasında, “İsrail bizim pis işlerimizi yapıyor” itirafında bulunması malumun ilanı bile olsa sarsıcı. Birinci Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’yu tasarlama işine girişen Batı, belki de eskisinden daha kararlı ve yekpare. Ortadoğu’da bir köprü başı olarak İsrail artık yeterli değil ve fazlasını istiyorlar. Filistinliler çoğu zaman yalnızca kendilerine dayatılan “çözümleri” onaylamaları beklenen taraf oldular. Doha’daki teknik görüşmelerin aksine, Trump ile Netanyahu’nun yürüttüğü süreçte gerçek pazarlıklar, al-ver ilişkileri, hatta uzun vadeli nüfus mühendisliği planları konuşuluyor. Bu durum, çözüm değil, statükoyu derinleştirmekle kalmayan yeni bir boyut ekleyecek bir gelişme. Netanyahu, Trump’ın hem kişisel hırslarını hem de politik ajandasını ustalıkla manipüle ederek, İsrail’in bölgedeki hedeflerini gerçekleştirmek için geniş bir manevra alanı elde etmiş görünüyor. Trump, kendisini barış getirici olarak konumlandırmak istese de, Gazze’deki insani felakete göz yummaya devam ediyor. Trump’ın trajedi olarak nitelendirdiği durum, aslında uluslararası hukukçular ve insan hakları örgütleri tarafından soykırım ve etnik temizlik olarak tanımlanıyor.

Adı ‘İnsani Şehir’ Aslı Toplama Kampı
Gazze’de yürütülen askeri operasyonların, yalnızca güvenlik gerekçesiyle yapıldığı iddiası çok uzun süre önce inandırıcılığını yitirdi. İsrail hükümetinin savaş sonrası planları Filistinlileri kalıcı olarak topraklarından uzaklaştırmaya ve bu boşaltılmış alanları yeniden yapılandırma adı altında kontrol altına almaya yönelik bir hamlesi olduğu çok açık ve İsrail hükümetinin, Netanyahu’yu bile orta yolcu gösteren, şahin kanadı tarafından sıkça kabul edilip dile getiriliyor. Gazze’de yaşananlar doğal bir afet değil, sistematik bir insanlık suçu. Her gün yüzlerce insanın öldürüldüğü bir ortamda insani yardım
ya da gönüllü göç gibi ifadeler, gerçekliği çarpıtmak icin zayıf, yüzsüz bir çabadan öteye geçmiyor. İsrail Savunma Bakanı Israel Katz’ın önerdiği insani şehir planı, bu çarpıtmanın en somut örneklerinden biri. Refah’ın yıkıntıları üzerine kurulması planlanan bu şehir, insani olmaktan ziyade toplama kampını andırıyor. Amerika’nın Hiroşima ve Nagasaki’ye attığı bombalara “hayat pınarı” demesi ancak bu kadar ironik olabilirdi. Plan, ilk etapta 600 bin Filistinlinin bu bölgeye taşınmasını ve ardından tüm Gazze nüfusunun (yaklaşık 2 milyon kişi) burada toplanmasını öngörüyor. Filistinliler’in, kampa alınmadan önce taramadan geçirileceği ve sadece Hamas bağlantısı olmayanların kampa alınacağı açıklandı. Kampa giren Filistinliler, zorla başka ülkeye göç ettirilmeye çalışılacak, göç etmek istemeyenler Gazze’nin başka bölgelerine gidemeyecek ve kampta adeta bir esir olarak kalmak zorunda bırakılacak. Katz’ın gönüllü göç olarak adlandırdığı bu süreç, 21 aydır bombardıman altında yaşayan, evlerini, ailelerini ve geçim kaynaklarını kaybetmiş insanların özgür iradesiyle bağdaşmıyor. Aksine, bu plan, Filistinlilerin Gazze’den Mısır ya da Sudan gibi ülkelere zorla gönderilmesini hedefleyen bir etnik temizlik girişiminin bir aşaması… Netanyahu’nun bu planı, yeni bir fikir değil. Savaşın ilk haftalarında, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın, Arap ülkelerini insani koridor bahanesiyle Gazze’ye dış müdahaleyi kabul etmeye ikna etme çabaları, bu stratejinin en az 20-21 ay öncesine dayandığını gösteriyor. Arap ülkelerinin bu öneriyi reddetmesi üzerine Blinken geri adım atmış olsa da, Netanyahu’nun bu fikirden vazgeçmediği açık.

Batı Şeria’da Sessiz Temizlik
Gazze konuşulurken, Batı Şeria’daki etnik temizlik gözden kaçıyor. 7 Ekim 2023’ten bu yana, üç mülteci kampından 50 binden fazla kişi yerinden edildi. Ramallah çevresi ve Doğu Kudüs’teki Bedevi topluluklar, sistematik bir şekilde topraklarından sürülüyor. Netanyahu’nun, Gazze’deki stratejisini Batı Şeria’ya genişletme ihtimali, bölgedeki demografik yapıyı değiştirmeye yönelik daha geniş bir planın parçası olarak görülüyor. Eğer Gazze’de yüz binlerce Filistinli Mısır’a sürülürse, Batı Şeria’dan Ürdün’e benzer bir sürgün dalgasını engelleyecek hiçbir garanti yok. Bu, yalnızca Filistinliler için değil, Ürdün gibi zaten mülteci yükü altında olan ülkeler için de
ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Trump’ın Çıkmazı: Sonsuz Savaşlarla Barış Aramak
Trump yönetiminin bu süreçteki rolü, çelişkilerle dolu. Sonsuz savaşları bitirme vaadiyle kampanya yürüten Trump, İsrail’in savaş politikalarını destekleyerek bu söylemiyle çelişiyor. Gazze’yi bir tatil köyüne dönüştürme gibi fikirlerin, İsrail destekli şirketler tarafından hayata geçirilmesi planlanıyor. Ancak bu planlar, barıştan çok, Filistinlilerin sistematik olarak yerinden edilmesini ve bölgenin İsrail kontrolüne alınmasını hedefliyor. Netanyahu’nun, Trump’la olan ilişkisi, bu planların hayata geçirilmesinde kritik bir rol oynuyor. Gazze’deki mevcut durum, bir barış sürecinden çok, sistematik bir yerinden etme ve kontrol stratejisi. Açıkçası barış denilen şey de “İmparatorun” isteklerinin koşulsuz kabulü. Doha’daki görüşmeler, Washington’un gölgesinde şekillenirken, Filistinlilerin talepleri ve
uluslararası hukuk, genellikle göz ardı ediliyor. Ateşkes, yalnızca tüm tarafların net taahhütleriyle mümkün olabilir; ancak mevcut politik dinamikler, bu taahhütlerin sağlanmasını zorlaştırıyor.
Gazze’nin geleceği, yalnızca Filistinliler için değil, tüm bölge için kritik bir dönüm noktasında. Sınırsız cesaretlenen ve şımartılan İsrail, yutabileceğinden fazlasını ısırana kadar aynı hikayenin tekrarını değişik sahalarda görmeye devam edecek gibiyiz.