2018 yılından itibaren ülkemiz yüksek enflasyonun yaşandığı bir döneme girmiştir. Daha 5-6 yıl önce, bir Türk Lirasına aldığımız domates, patates, soğan, marul, tere, biber gibi her kesimin tükettiği temel gıda maddelerinin fiyatlarının 20 ila 40 Türk Lirasına yükseldiğine şahitlik ediyoruz. En çok da yumurta ve ekmek fiyatlarının geldiği nokta beni hayretler içerisinde bırakmaktadır. Kim derdi ki bir ekmek 8,5 TL, bir yumurta 5.75 TL olacak diye. Aynı durum portakal, elma, üzüm, karpuz, kavun gibi ülkemiz topraklarında yetişen meyveler için de geçerlidir.  

Türkiye’de “ekonomik felaketin” nasıl yaşandığı konusuna gelince…. Şaşkınlık ve panik ilk yaşanan duygu olmuştur. Ne oluyor, fiyat artışları nerede ve ne zaman duracak, şimdi biz ne yapacağız gibi sorular, toplumun genelinde sorulur hale gelmiştir. Olayın iktidara kızgınlık ve öfkeye dönüşmemesi için iletişim kanalları hemen devreye girmiştir. Televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada, camilerde ve tarikat toplantılarında, fiyat artışlarının “dış güçlerin” işi olduğu anlatılmaya başlanmıştır. Olayların nedenlerini akıl ve bilimin ışığında değerlendirmeyen, kendi yanlışlarını asla görmek istemeyen, hemen başkalarını suçlayan toplumumuzda, bu yöntem ilk başta işe yaramıştır.

Fiyat artışlarının devam etmesi üzerine “dış güçleri” suçlamanın inandırıcılığı kalmayınca, iktidar partilerinin ve bunların yandaşlarının, kontrol ettikleri yazılı, görsel ve sosyal medyada, cami ve tarikat odalarında, yaşanan ekonomik felaketi, sanki normal bir şeymiş gibi kabullenilmesini  istemeleri, hayret, ibret ve şaşkınlık yaratmıştır. Kabullenme ve alışmayı temin etmek için bu günlerde kullanılan kavram, dini boyutu da olan “sıkıntılara sabır etmek” olgusudur. Bütün bu çabaları, fiyat artışlarına alışılmasını ve bu durumun kabul edilmesini sağlamak için yaptıkları oldukça açıktır. Eğer alışır ve kabullenilirse, iktidarın ekonomi alandaki yanlış, hata ve eksikliklerini eleştirmeye gerek kalmayacaktır. Böylece siyasi iktidarın, yıllarca ülkeyi yönetmesi mümkün hale gelecektir. Toplum adeta “öğretilmiş çaresizlik” öğretisinin içerisine itilmiştir.

Yaşanan ekonomik olayların yaklaşık altı yıllık süreçte toplumumuza etkileri, genel olarak yakarıdaki paragraflarda anlatıldığı gibidir. Eğitim, beceri ve meslek itibariyle genel ortalamanın üzerinde olan ve iktidarın menfaat çarkının dışında kalanlarda ise yaşananlar daha değişik etki yaratmıştır. Değinilen kesim, olayları akıl, bilim ve vicdan süzgecinde değerlendirmiş, yaşanan ekonomik felaketin, iktidarın hata, eksik ve noksanları sonucunda meydana geldiğini görmüşlerdir. Şaşkınlık, panik ve öfke, zaman içerisinde “umursamazlığa”, gelecek hakkında “karamsarlığa” ve “aidiyet” duygusunda azalmaya dönüşmüştür. Sözü edilen kesimde bu günlerde yaşanan en yoğun duygu “karamsarlık” ve “aidiyet” zayıflığıdır. Bu durumun temel göstergesi, doktor, mühendis, işletme ve iktisat, yardımcı sağlık personeli ve eğitimci olarak iyi okullardan mezun olanların Türkiye’yi terk etmeleridir. Ülkemiz için felaket düzeyine ulaşan bu duruma mevcut iktidarın kayıtsız kalması, gerçek bir “beka” sorunudur.       

Oysa ülkemiz insanının, yapılan güzel işleri takdir etmesi kadar, her alanda hata, eksik ve yanlışları da görmesi, eleştirmesi ve düzeltilmesini istemesi kendi yararınadır. Son yıllarda ülkemizde yaşanılan ekonomik olumsuzluklar, milletimizin kaderi değildir. Siyasi iktidarın 2018 yılından itibaren yaptığı hata, eksik ve yanlışlarından ileri gelmektedir. Halkın kendi seçtiği ve ülkeyi iyi yönetmesi için görevlendirdiği yöneticileri uyarması, hem “hakkı”, hem de aslında bir vatandaşlık “görevidir.” Dolayısıyla, yaşadığımız ve bundan sonra yaşayacağımız tüm olumsuzluklara alışmak ve bunları kabullenmek yerine, modern, çağdaş, demokratik ve hukukun hakim olduğu toplumlarda olduğu gibi   yapılan hata, eksiklik ve yanlışların düzeltilmesini istememiz, güçlü, müreffeh ve aydınlık Türkiye’ye ulaşmamızın yegane anahtarıdır. Aksi halde, siyasi iktidarlar bu günkü hataları yapmaya devam edecek, bedeli her zaman olduğu gibi halkımız ödeyecektir.

Saygılarımla,