Ya o insanlar ahrete çalıştık­ları için mutlularsa?

İnsan tabiatına aykırıdır, insan tabiatı bu dünyaya yönelik mut­luluk ister. Dünyasını mükem­melleştirmeyen insan, kim olursa olsun mutsuzdur. Dünyevi mut­luluk, başarı ve ahlakın temelidir. Dünya mutluluğunu By-Pass eden herhangi bir düşünce, din, rejim, insanlığa zarar verir.

Ama İslam âlimleri, “Hem dünya hem ahiret için çalışın” der.

Bu bir safsatadır. Her ikisini bir arada yapmak mümkün değildir. O yüzden Müslümanların çoğu ikir­ciklidir. İçten içe refahı, dünyayı, hazları ister ama zihindeki değerler onları günah sayar, öbür tarafı ister. İçi dışı bir olmayan insan olurlar.

Yaşar Nuri Öztürk, deizmin dine değil dinciliğe karşı oldu­ğunu söylemişti. Tarihteki iki önemli deistin İmam-ı Azam ve Atatürk olduğunu savunuyordu. Bu iddialarına ne diyorsunuz?

Yaşar Nuri Öztürk şahsen tanıdı­ğım bir teolog, çok zeki, çok bilgili bir kişiydi. İslam’ı çeşitli yönlerden analiz edip modern hayata uygun hale getir­meye çalışıyordu. Ancak bir eksiği vardı; Batı dünyasını pek bilmiyordu. Batı’dan gelen unsurların da İslam’da karşılıkları varmış gibi tuhaf yorum­lar yaptı.

Peki deizm konusunda söy­lediklerine hak veriyor musunuz?

Hayır. Atatürk deist olabilir de, İmam-ı Azam neden deist olsun? İmam-ı Azam teisttir, İslam’ın Tan­rı’sına inanan bir kişidir. İslam’ı yorum­lamıştır.

“Atatürk deist olabilir” dediniz. Bu bir yorum mu yoksa bilgi mi? Özel olarak araştırmadım ama sözlerinden, yaşam biçiminden anladığımız kadarıyla pozitivist aydınlanmaya inanan, birçok Fransızca kitap okumuş olan, Batı’yı etrafımızdaki insanların çoğundan iyi anlayan bir insandı. Ateist miydi, deist miydi bilmiyorum ama dini yaşama pek itibar etmezdi. Hür düşünen bir insandı. Bu tür insanlar zaten değerleri kendileri koyarlar, mevcut sistemden gelen değerlere fazla itibar etmezler. Atatürk böyle bir kişiydi, herhangi bir Müslüman değildi. Halkın önünde rakı içecek kadar kendini serbest gören, tarikatları, tekkeleri kapatan, medeni hukuku getiren, şeriatın modern zamanlara pek uygun olmadığını düşünen bir adamdı.

‘DİNİ ÇOK ÖVEN KİTAPLAR OKUYA OKUYA DİNE KARŞI BAKIŞIM DEĞİŞTİ.’

“Her deist aynı zamanda bir ölçüde de agnostiktir” tezine katılır mısınız?

Bir bakıma öyledir. Agnostik, “Bilmiyorum” deyip aradan çıkmaktır. “Benim yeteneklerim, aklı havsalam bunu anlamaya, idrak etmeye muktedir değildir” deyip, biraz haddini bilmektedir. Agnostizmin de yine bu asrın cereyanlarından olduğunu söyleyebiliriz.

Siz de kendinizi ‘deist’ olarak adlandırıyor musunuz?

Tanrı hakkında bazı fikirlerim var. Tanrı tarif edilemez. Kutsal kitaplar da, “Ne düşünürsen o değildir” diye yazar. Tanrı’yı reddeden kimse­ler Tanrı’nın bizzat varlığını reddeden değil Tanrı tariflerini reddeden kimselerdir. Çünkü her türlü Tanrı tarifi ve tasviri yanlış ve eksiktir. Benim Tanrı anlayışım, büyük filozof Spinoza’nın Tanrı anlayışına yakındır. Biraz da tabii yuna yakın olduğumu söyleyebilirim. Evrenin varlığının son­suzluğuna, ebediyetine inanıyorum. Evren bir nesne değildir ki kimin yarattığını konuşalım. Evrenin gerisine insan aklı yetmez.

İlahiyat okumuştunuz, İmam hatip mezunuydunuz, İslam’a çok hâkimdiniz. Dine dair düşünceniz ne zaman değişti?

Edinburgh’ta teoloji-felsefe ilişkisi üzerine doktora yaparken din karşıtı bir şey okumadan dini tavrım değişti. Daha ziyade, dini çok öven kitaplar okuya okuya dine karşı bakışım değişti diyebilirim. Bu da 30’lu yaşlarda başladı, git­tikçe derinleşti ve felsefi tavır haline geldi.

Prof. Yasin Ceylan: Felsefeye giren imandan kopar, dinle alakası kalmaz.

İlahiyat okuduktan sonra kariyerini felsefeye adamış bir akademisyensiniz. İslam’la fel­sefe arasında öteden beri gelen bir gerginlik olduğunu söyleyebi­lir miyiz?

Evet, ikisi arasındaki ilişki sorunlu­dur. İslam tarihinin ikinci asrından iti­baren felsefe Müslüman düşünürlerin zihnine girmişti. Birçok eser Yunan­ca’dan veya daha çok Süryanice’denArapça’ya çevrilip okunmuştu. Bu seküler bir cereyandı ve yüksek sevi­yede kabul gördü; Farabi, İbn-i Sina, Ebubekir Zekeriya Razi gibi birçok filozofun yetişmesine sebep oldu. İbn-i Sina ve Farabi kendilerini tamamen felsefeye verdiler. Birçok dini kavramı da felsefi açıdan ele aldılar. Tabii bun­lar problem yarattı. 11. asırda Gazzâli geldi, bu kişilerin dinden saptıklarını ve bu sapkınlıkla küfre girdiklerini söy­ledi. Bilhassa İbn-i Rüşd hedefte idi. Çünkü, İbn-i Rüşd din bahsinde akli olmayı işaret eder. Gazzâli ise dinin akli değil, nakli olduğu hususunda ısrar etmiş olup, buna göre görüş geliştirmiştir. Ki, bu gün İbn-i Rüşd Batı’nın en ünlü üniversitelerinde yıllar boyu ders olarak okutulmuş bir bilgin olarak tarihte yerini almışken, İmam Gazzâli sadece İslam dünyasında etkili olabilmiştir.

Devam edecek….