Bir insan hem Müslüman kalıp, hem de modern yaşayabilir mi?Yaşayamaz mı?
İslam bundan sonra bir aydınlanma dönemi geçiremez mi?
İslam, bireysel tercih haline dönüşüp evrensel iddialardan vazgeçecek. Din kamusal alanda bir faktör olmaktan çıkıp bireysel alana kayacak, bireyin kendi iradesi ve ona uygun yaşam biçimiyle sınırlanacaktır. Toplumsal hayatta kültür ve yaşam unsuru olmaktan çıkacaktır. Bunu Batı medeniyeti dayatacaktır. Bu aydınlanma zorla olacaktır. İslam uleması, “Gelin bir şeyler yapalım, 14. asır bugünkü yaşam biçiminden çok farklı, bir sentez yapalım” demeye cesaret edemeyecektir. Modern yaşam biçimi kendini empoze edecektir ve İslam zoraki olarak bireysel tercihe doğru itilecektir.
İslam’ın şu anki meselesi yeniden kaynaklara dönüş mü yoksa kaynaklardan kopuş mu? Yüzlerce yıl modern dünya ile karşılaşmaların ürettiği yeni sorulara yeni cevaplar üretme ihtiyacı şu an nasıl tezahür ediyor?
Modern yaşayan, seküler dünyanın normlarını kabul eden, dünya mutluluğunun peşinde olan, ahiret hayatını bir kenara iten bir sürü Müslüman vardır. Bunlar zaten kaynaktan kopmuşlardır. Bir de kaynağa bağlı kalmak isteyenler vardır, onlar da zorluk içerisindedirler. Modern hayatın gerekleriyle İslami kaynaklardan gelen normlar arasında bir uçurum gördükleri için, ne yapacaklarını bilemeyenlerdir. O kaynaklara dönüş ile modern insana bir yaşam biçimi öneremeyeceklerdir.
Ya “Hadisleri bir kenara bırakalım, sadece Kur’an’ın kendisine bakalım” önermesi?
Yetersizdir. Hadisleri nasıl bir kenara bırakalım? Kaç nesil hadisleri nakletmiş büyük bir literatür var. Kur’an tüm asır için geçerli prensipleri ortaya koyuyor da hadisler koymuyor. Kur’an ayetlerinin geliş sebebi, Esbab-ı Nüzül denilen bir tefsir var. Hangi ayet hangi şartlarda indiğini yazıyor. Kur’an’daki ayetler o zamanki Mekke ve Medine’de yaşayan insanların yaşam biçimini yansıtıyor. Dolayısıyla 14 asır sonra başka yabancı bir medeniyetin etkisi altında yürütmeye çalışmak mümkün değildir. Bunun tek çıkar yolu inancı bireyin, bireysel iradesine bırakmak. Aksi halde eğitimde, hukukta, sosyal ortak değerlerde bir unsur olarak kabul etmek fevkalade zorluk çıkarır.
Bu anlamda bireylerin dini anlamaktaki çıkış yolu kaynaklara dönüş mü olmalı yoksa kaynaklardan kopuş mu?
Birey kaynaklara dönemez, nasıl dönsün? İlahiyatçılar bile kaynaklara dönemiyor. O kaynaklara uygun olsun olmasın, çağdaş yaşamın gereklerini yerine getirecektir. Eğitimde, sosyal yaşamda, namaz vakti herkesin camiye gitmesi, dükkânların kapanması; kutlu doğumun herkes tarafından kutlanması gibi şeyler zamanla önemini yitirecektir. Din bireysel alana kayacak, insanın iç dünyası olarak sınırlanacak.
Peki, bu bir yozlaşma olarak da yorumlanabilir mi? Yozlaşmadan ziyade radikal bir değişimdir. Yeni medeniyetin şartlarını kabullenmektir. Başka türlü yaşayamazsın. Başka ülkeye gittiğinde nasıl abdest alacaksın, nerede namaz kılacaksın, çalışan insan nasıl o kadar saat aç kalacak, o kadar vergi ödeyen adam nasıl zekât ödeyecek? Bunlar zamanın kodlarıydı, zaman geçtikçe de bu kodlar zoraki olarak değişmiştir. Dolayısıyla İslam ulemasının İslam’ı aktif bir din olarak toplumsal hayatta uygulanan kodlar olarak istemeleri bana göre zor bir irade biçimidir.
Genel anlamda Şii ve Sünni ayrımı mezhepsel ayrılık yeterince kapsayıcı mı, yoksa bugün bunların altında yüzlerce anlayış ve fraksiyondan söz edilebilir mi?
En fazla savaş; Müslümanla Müslüman, Hristiyan’la, Hristiyan arasında olmuştur.
İnsanlık tarihinde, dine inananlar ve inanmayalar arasında savaşlar pek olmamıştır. Olmuşsa da nadirdir. Çok az zayiat vardır. En çok ölen, öldürülen dinler arasındaki savaşlardadır. Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki savaşlardan fazlası Müslüman-Müslüman, Hıristiyan-Hıristiyan mezhepler arasında olmuştur. İnanç üzerine dayanışma çoğu zaman patolojiktir. En çok Tanrı’ya inananlar birbirlerini öldürmüşlerdir ve Tanrı adına öldürmüşlerdir.
Yani İslam’ın kendi içindeki tartışmaları inançsızların ya da kendi dinine inananların daha mı önüne geçti? Müslümanların hem dış dünyayla, hem kendi aralarında tartışmaları vardır. İkisinde de barışçı değildirler. Bugün Türkiye’nin yarısı seküler, diğer yarısı ise dindar bir yaşama yönelmiştir. “Bizden olan, bizden olmayan” diye bir ayrım var. Mütedeyyin kendisi gibi inanmayanı sevmez. Dindarlığın tabiatında bu var. Onlar ibadeti ahlaktan sayıyorlar. İman prensiplerinin ahlakla hiç alakası yok. Ahlak ayrı bir şeydir. Bunu yapmayanı ahlaksız sayıp dost kabul etmiyorlar. Sadece kendilerinin doğru yolda olduklarını düşünüyorlar. Geleneksel dindarlığın bu tavırdan vazgeçmesi lazım.
Devam edecek…