“Fatih’in mezarının bulunduğu Fatih Camii’nin ve türbenin inşa edildiği alanın çok önemli bir özelliği var: İstanbul’un kurucusu olduğuna ve şehre ismini verdiğine inanılan İmparator Konstantin de, 337’deki ölümünden sonra, aynı yere defnedilmişti. İstanbul’da inşa edilmiş ilk Hıristiyan mabedi olan Havariler Kilisesi, bugün Fatih Camii’nin olduğu alanda bulunuyordu.
Fetih sırasında kilise harap haldeydi. Fatih, kendi ismini taşıyacak olan caminin, kilisenin yerine inşa edilmesini, öldüğünde de caminin avlusuna defnedilmeyi istedi. Hükümdarın arzusunun sebebi hâlâ tartışılıyor, ama en kuvvetli görüş, Fatih’in kendisini “Osmanlı hükümdarı” değil, “Roma İmparatoru” olarak görmesi ve “Yeni Roma” olan Bizans’ın kurucusu Konstantin ile aynı yerde yatma arzusu ve bir yerde de kendisinin “Roma’nın son imparatoru” olduğunu ilân etmekti.” diyor tarihçi Murat Bardakçı.
‘Sahte fetvayla Müslümanlar katledildi.’
Gelelim Yeni Osmanlıcıların çok sevdiği diğer bir padişah Yavuz Sultan Selim’e… Babası Beyazıt döneminde 20 yıl Trabzon valiliği yapan Yavuz, doğu hakkında ciddi bilgi sahibi olmuş ve İslâm ülkelerinin başına geçmeyi kafasına koymuştu. Tahta geçer geçmez de yüzünü, doğuya çevirmiştir. Savaşacağı kişilerin de Müslüman olmasından dolayı tepki almamak için, şeyhülislâmı olan Müftü Nurettin El Hamza’ya, 1512 yılında Kızılbaşlarla ilgili fetva verdirtmiştir.
Bu fetvada, Kızılbaşlar kâfir ve dinsiz olarak tanımlanmış, onları öldürmenin vacip ve farz olduğu, öldürenlerin gazi, bu yolda ölenlerin şehit olacağı söylenmiştir. Fetvada, ayrıca bu topluluğun durumu kâfirlerin halinden daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği ve avladığı hayvanlar murdardır. İslâm’ın Sultanının onlara ait kasabalardakileri bütün insanları öldürüp mallarını, miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır denilmekteydi.
Bilmem bu fetvalar size yakın tarihten ne hatırlatıyor??? Suriye’de savaş ilk çıktığı zamanlarda, oradaki Şii halk için, benzer fetvalar verildiğini hepimiz hatırlıyoruz sanırım. İşte Çaldıran ve Ridaniye savaşları sonrası, bu sefer Mısır’a yöneliyor Yavuz. O dönem Mısır’da aynen Anadolu’da katlettiği Kızılbaşlar gibi Türk soyundan olan Memlûklularvardı ve himayelerinde Abbasi Halifesi bulunuyordu.
Yavuz Mısır’ı işgal ediyor ve halifelik unvanını alıyor. Fakat Arap dünyası halifeliğin bir Türk hükümdara geçmesine sıcak bakmıyorlar. Yavuz da başta Ebu Suud olmak üzere, 2000 kadar Arap ulemayı İstanbul’a davet ederek, onlara maaş, mal, arazi vererek Osmanlı topraklarına yerleşmelerini sağlıyor. Bundan sonra Osmanlı Sarayı’nda bu ulemanın etkisiyle Sünni bakış açısı baskın hale geliyor. Bunun yanında Türk’üm Türkmen’im diyen, Kızılbaş denip aşağılanıyor. Çünkü Türk olmak Hacı Bektaşi Veli kültüründen gelmek ve Ehl-i Beyt’i sevmek anlamına geliyordu.
Kuyucu Murat Paşa Türkleri diri diri gömdü.
Bu ekolü, sonraki padişahlar da devam ettirdiler. Örneğin; 1. Ahmet dönemi paşalarından olan Hırvat asıllı Kuyucu Murat Paşa bu lâkabını Anadolu’daki Türk halkını kuyulara doldurup diri diri gömdüğü ya da kafalarını kesip kuyulara attığı için almıştır. 158 bin insanı bu şekilde kuyulara gömdüğü rivayet edilmektedir.
1603 yılında çıkarılan bir kanunla Ehl-i Beyt ekolünden gelen Türk Tekkeleri kapatılır ve yasaklanır. Yerine Halid-i Nakşi tekkeler kurulur. Türkler saraydan ve ordudan tasfiye edilir. Bir taraftan da sarayı ele geçiren Halid-i Nakşi şeyhülislâmlar verdikleri fetvalarla Osmanlı’nın geri kalmasına sebep olurlar. Batı’da Rönesans yaşanırken örneğin matbaa bize onlardan 265 yıl sonra gelir.
Nakşiler, İngilizlerin lehine fetvalar veriyor…
1826’da 2. Mahmut’un girişimi ile Yeniçeri ordusunun dağıtılması ve Vakayi Hayriye denilen olayın ardından başlayan iman yoklamaları ile beraber, artık Tekkeler ve Dergâhlar tamamen Nakşileşmiş hatta Kadir-i Bektaşi kökenli olanların bazıları, varlık gösterebilmek için Nakşi olduklarını söylemek zorunda kalmışlar ve zamanla dönüşmüşlerdir. Diğerleri kapatılmış, itiraz edenler ciddi işkenceler görmüş, öldürülmüşlerdir.
Kurtuluş Savaşı sürecine gelindiğinde bu Nakşi tekkelerin ve şeyhlerinin İngiliz himayesinin hayırlı olduğuna dair verdikleri fetvalar ve Kuvayi Milliye aleyhinde yaptıkları konuşmalar düşünüldüğünde, Yeni Osmanlıcıların hiç sevmediği, dinsiz dedikleri Atatürk’ün 30 Kasım 1925’te Tekke ve Zaviyeleri kapatmasının ne kadar doğru bir karar olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Çünkü Atatürk aslında Ehl-i Beyt İslâm’ına, Türk birliğine ve tam bağımsızlığa karşı olan tekkeleri kapatmış oldu.
09 Temmuz Pazartesi,Devam edecek…