İnsanoğlunun en temel besin maddeleri nedir diye sorsak, sanırım yeme içme birinci sırada yer alır. Vücudumuzun %70’i su olduğuna göre, varın gerisini siz düşünün.Hayati önem taşıyan su, sadece biz insanlar için mi önemli? Elbette ki değil. Başta Tarım olmak üzere, Sanayide, Turizmde, Hizmet sektöründe, Temizlikte kısacası yaşamın her alanında, suya ihtiyaç duyulur. Suyun özelleştirilmesi konusu yine gündemde. Ancak kısaca yakın geçmişten bir anımsatma yapalım.
Suların özelleştirilmesi, en son Birleşmiş Milletler(BM) 22 Mart 2013 Dünya Su Günü’nde alınan kararlarda başlamıştı. Bu bağlamda Dünya Su Konseyi (DSK) kuruldu.
Ancak DSK, diğer uluslararası örgütler gibi, yeni-liberal politikalara hizmet eden bir örgüt durumuna getirildi.
DSK’de alınan kararlarda;
“*Dünya su kaynakları küresel aktörler tarafından yönetilsin.
*Suda kamu çıkarı değil, kâr peşinde koşan şirketlerin çıkarları söz konusu olsun.
*Suyun bedelini ödemeyen yoksulların suları kesilsin” görüşleri egemen duruma getirilmişti.
DSK’inde alınan kararlar doğrultusunda Türkiye’de de suyun özelleştirilmesi konusunda adımlar atılmış ve 2013 yılında bir yasa tasarısı hazırlanmıştı.
Bu yasa tasarısına karşı, Ege Üniversitesinden değerli bilim insanı, Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı hoca,22 Mart 2013 tarihinde kaleme aldığı “Dünyanın Suyunu Tekeller Mi İçecek?” adlı yazıda, Türkiye’de de hazırlanmakta olan yasa taslağı hakkında görüşünü dile getirmişti.
Su Yasası taslağında ;
“Yeraltı suları ve yüzeysel sularını kapsayan su kaynaklarının 49 yıllığına devredilmesi, özelleştirilmesi, ulus ötesi ve yerli tekellere satılması ve şebekeler aracılığı ile evlere dağıtılan, tarımsal sulamada kullanılan ve fabrikaların üretimde gereksinme duyduğu bütün sular, piyasa fiyatlarıyla kullanıcılara sunulması” öngörülüyor. Kısaca, tasarı yasalaşırsa: “ülkemiz su kaynaklarının ticari bir meta haline getirilmesi” DSK’in kararları doğrultusunda gerçekleşecek” demişti.
Su Yasası tasarısı bir süre buzdolabına konmuştu. Ancak 2013’de hazırlanan yasa tasarısı 5 yıl aradan sonra yeniden ısıtılarak ilgi gruplarının önlerine geldi.
14 mart 2018 günlü gazete haberlerine göre ilgi gruplarından İzmir ve Manisa İlçelerindeki 19 Sulama Menemen Birliği ve 6 Ziraat Odası Başkanlarının katılımıyla Menemen’de bir toplantı yapılmış ve Menemen Sol Sahil Sulama Birliği Başkanı Önal’ın kamu oyuna paylaştığı ortak bildiride ana hatları ile şunlar dile getirmiş:
*Yapılacak kanun değişikliği ile parayı veren çiftçinin sulama konusunda hiçbir söz hakkı kalmayacak.
*Sulama tesislerinin çiftçi açısından ekonomik bir şekilde işletilmesi mümkün olmayacak.
*Özelleştirme ile su kaynaklarına sahip şirket, sulama plânlamasını yapacak, plâna uymayan çiftçilere katlanarak artan cezalar kesecek.
*Su kaynaklarının kötü niyetli grupların eline geçmesinin önünde hiçbir engel kalmayacak.” demiş.
Şimdi ne Yapılabilir?
Su Yasası tasarısı, tümüyle suyun her türlüsünü ticari meta durumuna getiriyor.
Bu nedenle Su Yasası Tasarı’sına karşı, sulama birlikleri, ziraat odaları ve ziraat mühendisleri odaları başta olmak üzere, tarımsal amaçlı kooperatifler ve çevre örgütleri kamu oyu oluşturma konusunda etkinliklerde bulunmalı. Türkiye’de HES’lere karşı mücadele eden toplumsal güçler, bu konuda iyi bir örnek oldu.
Yoksa iş işten geçecek gibi gözüküyor. İş, birkaç bildiri ile geçiştirilemeyecek derecede ciddi.
İşin vahim tarafı; Birleşmiş Milletler de alınan kararlar, ne yazık ki çoğunlukla liberal düzenin büyük sermayesine hizmet etmekten başka bir şeye yaramıyor.
Son yıllardaki gelişmelerde bunun onlarca örneği var. Uluslararası Tröstlerin, Kartellerin doymak bilmeyen iştahı, dünyayı ben yöneteyim egosu, insanlığı daha çok yoksulluğa ittiği gibi, toplumsal ve sosyal açıdan da insanları her geçen gün köle durumuna getiriyor.
Sömürü düzeni hiç değişmiyor. Büyük balık, küçük balığa yaşama hakkı tanımıyor ve onu yutuyor. Sonrada, işsizlik, artan terör, toplumsal huzursuzluğun başlıca kaynağı oluyor.
Dünya da terörün ve asayiş olaylarının artmasının en temel göstergesi, adaletsizlik ve gelir dağılımındaki eşitsizliktir.
Ancak, Birleşmiş Milletler, milyarlarca insanı düşünmek yerine, göstermelik bir kaç proje, iyi niyet elçisi ve yardımlardan başka büyük şirketlerin çıkarlarını düşünüyor, onların çıkarlarını daha çok önemsiyor.
Bu şartlar altında, dünyada kalıcı barış ve sosyal adalet sağlanır mı?
Keşke buna gönül rahatlığı ile evet diyebilseydik.
SON SÖZ:’’ GEÇ GELEN ADALET, ADALET DEĞİLDİR.’’