Bugün haftanın son günü. Başta resmi daireler ve bankalar olmak üzere, bir çok kurum ve kuruluş, hafta sonu tatiline giriyor. Pazartesi-Cuma arası 5 günlük çalışma temposu sona eriyor. Düşündüm ki, insanlar koşuşturmaktan, düşünmeye ve gülmeye zaman ayıramıyorlar… İnsan bedeni ve ruhu, zaman zaman relaks olmak, gevşemek, rahatlamak ve stresten uzak kalmak ihtiyacı hissediyor. Tıpkı fizyolojik ihtiyaçlarımız gibi, buna da ihtiyacımız var. Nasıl ki yemek, içmek, solumak, uyumak vb. gibi bir gereklilik ise, düşündürürken güldüren, güldürürken düşündüren bazı hadiseler de, o kadar gerekliliktir.

İşte bu düşünce noktasından hareketle, siz değerli okuyucularım la, farklı bir kombinasyondabazı paylaşımlar yapmak istiyorum…

PAYLAŞIM BİR:

*Soğuk bir kış sabahı, sahildeki küçük bir köyden, bir balıkçı filosu denize açıldı. Öğleden sonra büyük bir fırtına koptu. Gece olduğunda, balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti. Bütün gece boyunca eşler, anneler, çocuklar, nişanlılar ve sevgililer, ellerini açıp kaybolan sevdiklerini kurtarması için, Tanrı’ya dua edip, yakararak kıyıda dolaştılar. Bu berbat durumda, bir de kulübelerden birinde yangın çıktı…Hiçbir şeyi kurtarmak mümkün olmadı. Gün ışırken, herkes sevinçle balıkçı teknelerinin tümünün sapasağlam limana düğünü gördü. Kıyıda ağlayan tek kişi vardı. Çıkan yangında evi kül olan kadın. Kocası karaya çıkarken;’’Mahvolduk! Evimiz, içindeki her şeyle birlikte kül oldu’’ diye haykırdı. Adam karısına sarıldı…

‘’ O yangına şükürler olsun! Gecenin zifiri karanlığın da, o müthiş fırtınada, dağ gibi dalgalar arasında yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler, yolunu buldu. Ve bu sayede salimen dönebildik.’’ Hayat bu … Ne getirip ne götüreceği hiç belli olmaz…

PAYLAŞIM İKİ:

*Vaktiyle birbirini seven iki kardeş varmış .Büyüğünün adı: Halil, Küçüğünün adı da: İbrahim..

Halil, evli ve çocuklu, İbrahim ise, bekârmış…Bu iki kardeşin, ekip, biçtikleri ortak bir tarlaları varmış. Her yıl tarlalardan aldıkları ürünleri ikiye pay ederlermiş…Ve böylece, geçinip giderlermiş…O sene buğday hasat edip, harman yapmışlar…Elde ettikleri buğdayı ikiye ayırmışlar…İş kalmış, taşımaya…Halil bir teklif yapmış İbrahim’e; ‘’ İbrahim kardeşim, ben gidip çuvalları getireyim, sen buğdayları bekle…’’Ve Halil, çuval getirmeye gitmiş…O gidince İbrahim düşünmüş.! ‘’ Abim evli ve çocuklu. Onun için ona, daha çok buğday lâzım’’ demiş.

Ve kendi payından bir miktar buğdayı atmış onun payının üstüne…Az sonra Halil çıkagelmiş, ‘’haydi İbrahim, sen önce doldur çuvalları ve taşı ambara.’’ İbrahim: ‘’Peki abi’’ demiş. İbrahim kendi payından bir çuvalı doldurup, yola düşmüş…O gidince, Halil düşünür bu defa: Der ki: ’’Çok şükür ben evliyim, çocuklarım ve kurulu bir düzenim var, kardeşim ise bekâr. O, daha çok çalışıp, para biriktirecek, evlenecek, yuva kuracak, ev dizecek.’’ Böyle düşünür ve kendi payından bir miktar buğdayı, onun payının üstüne atar. Velhasıl, biri gittiğinde öbürü aynı işlemi tekrar ederler. Bu rutin, böyle sürüp gider…Ancak, birbirlerinden habersizdirler. Nihayet akşam olur, karanlık basar. Fakat görürler ki o kadar taşımalarına rağmen, buğdaylar da herhangi bir azalma yoktur. Hak tealâ, iki kardeşin birbiri hakkındaki bu düşünce ve eylemi çok beğenir. Kardeşlerin buğday yığınlarına öyle bir bereket verir, öyle bir bereket verir ki, günlerce taşımalarına rağmen bir türlü bitiremezler. İki kardeş bu duruma şaşarlar…!!!O kadar taşımaya rağmen, buğdayları azalmak yerine, aksine çoğalır… Ambarları dolar taşar…Bu gün BEREKET denilince akla bu iki kardeş gelir. BEREKETİN adı: HALİL İBRAHİM BEREKETİDİR…

SON SÖZ: ‘’ BİRİKTİRDİKLERİN DEĞİL, PAYLAŞTIKLARIN SENİNDİR.O VAKİT, BEREKETİN BOL OLUR.’’