Geçtiğimiz hafta Cuma günü, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızın 98. yıldönümünü kutladık. Demokrasiye, İnsan haklarına, egemenliğin kayıtsız şartsız Millete ait olduğuna, Laik, sosyal ve hukuk devleti olduğuna dair, özgürlük ve bağımsızlığımızın adalet eksenli, yeni yönetim şekli idi, ‘CUMHURİYET.’ Dile kolay, 1299 Osmanlı Beyliğinden, Padişahlık sistemine geçişle birlikte, 600 yıldır hüküm süren Osmanlı,

İtilâf devletleri safında yer alarak,Birinci Dünya Savaşı’na girmiş ve bu savaştan yenik çıkmıştı. XV. ve XVII. Asrın, takriben 5.5 milyon metrekare toprağa sahip, en güçlü devleti, bu savaş sonrasında ömrünü tamamladı. Osmanlı Devleti, özellikle eğitim alanında çağın gelişmelerine ayak uyduramadığı için, dünyanın gerisinde kaldı. Bu geri kalış, birçok dış ilişkinin de zaafa uğramasına sebep oldu. Sanayileşen ülkeler, el atamadıkları Osmanlı topraklarını, pazar yapabilmek için, kıyasıya bir yarışın içine girdi. Bu yarış, ülkelerin denge politikaları gütmesine ve Osmanlı Devleti’nin de bu denge politikası çerçevesinde varlığını devam ettirmesine sebep oldu. Varlığını başka ülkelerin dengesine göre sürdüren bir ülkenin, daha uzun yaşaması zaten mümkün değildi. Birinci Dünya Savaşı bu denge politikasının sona ermesine sebep oldu. Osmanlı Devleti, ne yazık ki bu savaş sonucunda çok toprak kaybetti.

Üç kıtada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun elindeki zengin petrol sahaları, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dayattırılan Sevr Anlaşması ile elinden çıktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun oyunlarla küçük parçalara ayrılmasına yol açan sömürgeciler, bugün de aynı topraklar üzerinde, çıkarları dolayısıyla huzurun tesisine izin vermiyor.

İşte, Padişahlık yönetiminde olan bu kadim topraklar, yoktan var edilen, muhteşem bir Kurtuluş Savaşı verilerek, devrinin en gelişmiş silahlarına, en zengin ekonomilerine sahip 7 Düveli yenmiş ve yepyeni bir yönetim sistemine kavuşmuştu…İstiklal Savaşımızın, ne kadar zor şartlarda kazanıldığı malumunuzdur. Her türlü, yokluğa, fakirliğe ve imkansızlığa rağmen, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir dehaya sahip olan Türk Milleti, emperyalistlere, sömürücü devletlere boyun eğmedi. Onların Osmanlının birinci dünya savaşını kaybeden, ‘İTTİFAK’ devletleri ( Almanya-Avusturya-Macaristan-Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu) safında yer alan, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamaya karar veren, İtilaf devletleri ve bilhassa, İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya ve de Yunanistan SEVR antlaşması imzalatarak, Türk Milletine sadece ve Ankara, Yozgat, Zonguldak, Adapazarı, Bolu, Bilecik, Eskişehir, Kütahya, Afyon Karahisar, Nevşehir, Kayseri, Amasya, Çorum, Çankırı gibi illeri kapsayan ve yüz ölçümü sadece ve sadece 70 bin kilometrekareden ibaret olan, Anadolu’muzdan küçücük bir toprak parçası bıraktılar.

''Efendiler, yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz'' sözünü bu bakımdan çok önemlidir.

98 yıl önce, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye'yi Cumhuriyet ile onurlandırmış, bu paha biçilemez mirası tüm ülkeye armağan etmişti. Atatürk'ün 'En Büyük Bayram' diye nitelendirdiği 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nın heyecanı, şimdiden her yeri sardı. Baş Komutanı’n her 28 Ekim günü akıllara gelen ''Efendiler! Yarın Cumhuriyet'i kuracağız'' sözünün hikayesidir bu.

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün bu ülkeye verdiği en nadide hediyelerden biridir Cumhuriyet... Ulusun, egemenliği kendi elinde tuttuğu bu büyük günün coşkusu, her 28 Ekim günü Atatürk'ün unutulmaz cümlesi ''Efendiler! Yarın Cumhuriyet'i kuracağız'' sözüyle taçlanıyor. Atatürk, efsane cümlenin hikayesiyle ilgili detayları, Nutuk adlı eserinde detaylıca bahsetmişti. İşte Baş Komutanı’n o sözleri...

"Gece olmuştu, Çankaya'ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemâlettin Sami ve HâlitPaşa'lara rastladım. Ali Fuat Paşa Ankara'dan hareket ederken, bunların Ankara'ya geldiklerini o günkü gazetede'Bir uğurlama ve bir karşılama' başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini, Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa vasıtasıyla kendilerine bildirdim.

İsmet Paşa ile Kâzım Paşa'ya ve Fethi Bey'e de, Çankaya'ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya'ya gittiğim zaman, orada, beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey'lerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum. Yemek sırasında, 'Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz' dedim.

Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda, kısa bir program yaparak, arkadaşları görevlendirdim. Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara'da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim. Çünkü onların da aslında ve tabiî olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe etmiyordum.

Halbuki, o sırada Ankara'da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce ve rızaları alınmadan Cumhuriyet'in ilân edilmiş olmasını, bize gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar."