Gündem

Ramazan Ağar: “Asgari Ücretle Geçinmek Mümkün Değil”

5 Ocak Medya Grup Kurucu ve Onursal Başkanı Savaş Çokduygulu, Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu Türk-İş’in Genel Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda Türkiye Yol-İş Sendikası Genel Başkanı Ramazan Ağar ile Türk-İş’teki makamında bir araya geldi.

Çalışma hayatının sorunlarından, ekonomiye, örgütlenmeden, süre gelen ve ülkemizi de yakından ilgilendiren küresel savaş konularında detaylı bir röportaj gerçekleştirdi.

İşte 5 Ocak Medya Grup Kurucu ve Onursal Başkanı Savaş Çokduygulu’nun soruları ve Türk-İş Genel Başkan Yardımcısı Ramazan Ağar’ın verdiği cevaplar:

Savaş Çokduygulu: Türkiye’de enflasyon hala vatandaşın en önemli gündem maddelerinden biri. Ocak ve Şubat ayı verileriyle asgari ücrete yapılan zam birlikleriyle değerlendirildiğinde, özellikle işçi kesiminin alım gücünün zorlandığı yönünde yorumlar yapılıyor. Siz sahadan gelen veriler ışığında bugün işçi kesiminin geçimini koşullarda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ramazan Ağar: Türkiye’de her şey enflasyona bağlanmış. Geçmiş yıllarda bizim kaç tane hükümetlere çalıştık. 12 Eylül’den sonra dahi Türkiye’de enflasyon yüzde 80, ihtilalde dahi yüzde yüz 10’du. Daha sonra Anavatan döneminde, Doğru Yol döneminde yüzde yüz 30’a kadar çıktı. Millet enflasyonu bilmezdi. Yani bu kadar geçim derdine düşmezdi millet. Şimdi her şey enflasyona endekslenmiş. Enflasyon, enflasyon. Ama enflasyonla alım gücünün arasında dağlar kadar fark var. O nedenle şimdi bizim asgari ücret enflasyon endeksli.

Toplu sözleşme yapıyorsun, enflasyondan başlıyorlar. Dolayısıyla enflasyon endeks olursa o zaman toplu sözleşmenin bir anlamı kalmaz. Şimdi biz burada geçmiş yıllarda bu ülkede yaşıyoruz sonuçta. Asgari ücretle çalışan insanlarımız gerçekten yoksulun da altında. Açlığında altında, geçinmesi mümkün değil.

Biz Adana çocuğuyuz. Adana’da fabrikalarda çalışan insanları biliriz. Almış olduğu asgari ücretten 7-8 çeyrek altın alırdı. Şu anda 7-8 çeyrek altın 80 bin lira. Asgari ücret 28 bin lira. Bu parayla geçinmek mümkün mü?

Bizim yapmış olduğumuz kamu toplu sözleşmelerinde gerçekten çok zorluklar çekiyoruz, mücadele ediyoruz. Yani sendikanın anlamını temsil ettiği toplumun halkın menfaatlerini korumak. Onların günün şartlarına göre, onlara göre ücret talep etmek. Sadece toplu sözleşmeler ücretle alakalı değildir. Toplu sözleşme o iş yerinin bir anayasasıdır. Yani o iş yeri işgaline atıfta bulunarak çalışma düzenini sağlayan bir sözleşmedir. Sadece para değildir.

Toplu sözleşmeler aslında bilhassa kamuda daha çok çalışan arkadaşlarımızın hemen hemen tamamı örgütlü. Çalışma düzenini sağlamaya çalışıyoruz orada. Ama geçmişteki çalışma düzeni var mı desek onu bile arar hale geldik. Burada biz özel sektörde de örgütlüyüz. Bizim Türk-İş olarak 1 milyon 350 bin üyemiz var. Bunun 1 milyona yakın özel sektörü var. Yani kamuda diğer konfederasyonlar da var. Belediyelerle birlikte diğer sendikalara üye 900 bin-1 milyona yakın çalışan var. Bunun bir kısmı Türk-İş’e bağlı.

Belediyelerde yetkili olan diğer konfederasyona bağlı sendikalar var. Yani 900 bin, 1 milyona yakın çalışan kamuda belediyelerle birlikte hepsi sende kalır. Yani yüzde 100 sende kalır diyebiliriz. Tabi bunlar ekonomi, ekonomiye burada nasıl destek verilir onun hesabını biz yönetenlerin yapması lazım. Yani ekonomi nasıl düzelir? Üretmeden tüketirsen, ekonomi düzelir mi, düzelmez. Üreterek o şeylere girmenin, bizim girmemiz belki bir anlamı olmayabilir ama burada geçmiş yıllarda örgütlükten de bahsedeyim. 1980’lerden önceye giderecek olursak, 12 Eylül darbesinden önce de, Türkiye›de çalışan işlerin yüzde 58 örgütlüydü, yüzde 60’a yakındı. Şimdi yüzde 14’ü örgütlü, yüzde 86’sı örgütsüz çalışanlar. Yani ta 50 sene geriye gidiyorsun. Örgütleme yüzde 50’lerin üzerinde, 1980’ler bile yüzde 48-50 idi. 12 Eylül darbesinden sonra. Bu her süre gittikçe 12 Eylül darbesinden sonra hem özelleştirme yasası, hem taşeronluk yasası çıktı. O çıktıktan sonra hem sendikalarda örgütlenme geriledi hem de kamu zayıfladı.

Şu anda aslında Türkiye Cumhuriyeti gibi bir güzel ülkemize örgütlenme hiç yakışmıyor. En azından geçmiş yılları da örnek alacak olursak, örgütlenme yüzde 50’leri aşmaması lazım. Ama maalesef yüzde 14. Örgütlü olan yerlerde aslında çalışma düzeni daha iyi, çalışma verimi daha iyidir. Şimdi genelde özel sektörde sendikalara büyük oranda karşı çıkan işverenlerimiz var. Bazıları da kendileri de sendika olmasını isteyen işverenlerimiz de var.

Hepsine haksızlık yapmanın bir anlamı yok. Bizim mesela özel sektörde çalıştığımız inşaatçı kurulunda çalışan firmalar da var. Oradan çalışıyoruz, çok güzel toplu çalışmalar yapıyoruz, oturuyoruz masa başında. Hiç birbirimize karşı cephe almadan masada meseleler çözüyoruz. Bu da hem iş yerine katkı sunuyor, hem de iş verimini arttırıyor ve iş barışını çok iyi sağlayarak devam ediyoruz.

Bunun dışında bizim aslında kayıplarımız da var. Kayıplarımız nedir? Biz geçmiş yıllarda her konuştuğumuz yerlerde, eskiden kıdem tazminatı aldığı zaman bir işçi bir ev, bir araba alabiliyordu diye konuşuyoruz. Gerçek bu, bu lafta söylenmiyor. Şimdi ne arıyoruz? Kıdem tazminatları da yasalar değiştirilerek, yani örgütlenme de yasalar değiştirilerek zorlaştırıldı. Kıdem tazminatı geçmiş yıllarda, 80’lerden önce, kıdem tazminatı asgari ücretin 7,5 katını geçemez derdi. Yani 7,5 katı kıdem tazminatı alırdı. Bugünlere göre sürece bakacak olursak, asgari ücretin 7,5 katını yaptığımız zaman bizim 30 yıllık bir işçinin 7 milyon kıdem tazminatı alması lazım. Şimdi 1 milyon 800, 1 milyon 900... Yani 5 milyon gitmiş. Niye gitmiş? Yasalar değiştirilerek. Bu yasalar bu dönemde değiştirilmedi. Bilhassa 1999’da başladı.

Aslında 90’dan sonra kademe kademe başladı. 1999’da başladı bu Yaşar Okuyan döneminde. 2008’de de uygulanmaya başladı. Şu anda her geçen yıllarda emeklilik bağlam oranı bile çok kötü. Mesela 2024'te emekli olan bir işçi, ben bizim iş konumuna göre söyleyeyim. Kamu genelinde böyle. Çünkü primlerini yüksek yatırırlar. En az 11-12 bin prim yatırmışlar burada. Bizde 30 yıllık bir işçi emekli olduğu zaman, 2024 sonunda emekli olduğunda 65 bin lira emekli maaşı bağlanıyor. Ama 2025, Ocak ayının 14’den sonra emekli olduğu zaman bir işçi yüzde 33 düşüyor emekli maaşı. Yani 50 bin lira falan düşüyor.

Biz bunu 2024’ün sonlarında Maliye Bakanı’na söyledik. Çalışma Bakanı kanun maddesi hazırladı. Dedi ki, 2024 yılında emekli bağlam oranının 2025 yılında aynı şekilde devam etmesi diye söyledik. Devam ettiremedik. Ne oldu? İşçinin hepsi emekli oldu gitti. İşçinin emekli olup gitmesinin ötesinde bütün iş gücü kayboldu. Şu anda kamuda çalışan işçilerin tamamı 696 KKN taşınmışları kadroya aldırmıştı, onlar da var.

Bir de bizim karayollarında 2015-2016’da mahkeme kararına aldırmış olduğumuz 10 bin kişi var. Diğer daha sonra sahada, yine karayolları, DSİ gibi kamuya alınan işçiler var. Eski işçi yani 2018’den sonra girenler genelde şu anda kamuda çalışanlar var. 2015’den önce hemen hemen kamuda çalışan 20 bin kişi ya var ya yok. Tamamı emekli oldu. Dolayısıyla iş gücü kayboldu. Mesela bizim iş kurulumuzda atölye ustası bulamazsın, eski atölye ustası bulamazsın. Dozerci, greyderci bulamazsın. Asfaltçı pek nadir, yeni yeni yetişiyor ama yetiştirenler gitti. Yetiştirenler gitti. Bunu söyledik izah edemedik. Örgütlenmelerle ilgili kanunların düzenlemesinden dolayı çok zor özel sektörde örgütlenmek. Kamuda bir sıkıntı yok zaten.

Savaş Çokduygulu: Peki, hangi düzenlemelere ihtiyaç var bu örgütlenmelerden? Örgütlenmeden işçi sendikaya üye olduğu zaman, kamuda yok bu. Özel sektörde üye olduğu zaman işverenin haberi olduğu zaman sabahleyin işten çıkartıyormuş. İşten çıkarttığı zaman da hiçbir şey yapamıyorsun. Yani bunun bir yaptırımı olması lazım. İşçi sendikaya üye oldu diye işten çıkartıyorsa, işveren onun bir mali ceza alması lazım. Yüklü olarak çıkartılması lazım. Sendika oraya rahat bir şekilde girebilmesi lazım. Şimdi biz kendimizde hep haklı görmüyoruz. Yanlış kelime kullanmayayım. Sendika o iş yerinin sahibi değil. Biz diyoruz ki iş yeri olsun, işçi olsun, sendikalı olsun. Bu üçü birbirine bağlı. Şimdi iş yeri olmasa işçi olmaz, işçi olmasa sendika olmaz. Bunu aslında daha güzel bir yasal düzenleme yaparak bir sonuca bağlanabilir. Siz sendika olarak daha fazla katılım mı olsun istiyorsunuz?

Ramazan Ağar: Hayır, daha fazla katılım yüzde 50’ler, yüzde 58’lerden bahsediyoruz geçmiş yıllarda. Yani bu ülkenin nüfusu 30 milyonken, örgütlenme yüzde 58- 60 ise 86 milyonuz. Şimdi iş hacmimiz daha çok genişken örgütlenmenin önünde neden engel var? İşte bu engeller örgütlenmenin önüne geçiyor. Örgütlenme alabildiğine düşüyor, ülkemizde çalışanların yüzde 86 örgütsüz. Sendikalı çalışanların yüzde 14 olmasının sebebi de kamuya aldırdığımız taşeron kadrolarından sonra yükseldi. Yoksa yüzde 8’lerdeydi. Demem o ki demokrasiyle idare edilen bir ülkeye de bu yakışmaz.

Savaş Çokduygulu: Türkiye ekonomisinin bugün en acil çözüm bekleyen sorunları sizce nelerdir? Özellikle çalışan kesim açısından hangi başlıkların öncelikli olduğunu söylemek istersiniz?

Ramazan Ağar: Ekonomiyle ilgili, şöyle söyleyeyim. Bunu sendikanın dışında, Türkiye›nin ekonomisiyle ilgili tabi bu siyasilerin bileceği iş. Ama tabi biz de iyi kötü bu ülkede yaşıyoruz. Ekonominin çok iyi olmadığını hep biliyoruz. Şimdi doğru söylemek gerekirse üretmeden tükettiğimiz için ekonomi maalesef iyiye gitmiyor. Bir de şunu söyleyeyim. Şimdi biz yine 80 darbesine geleceğim. 80 yılına kadar Türkiye›nin yüzde 56’sı köyde oturuyordu. Şimdi yüzde 94’ü şehirde oturuyor, yüzde 6’sı köyde oturuyor.

Biz şehirleştikçe yoksulluk başladı. Şehirleştikçe tarım, hayvancılık hep geriye gitti? Şehirleştikçe aklına ne türlü kötülük geliyorsa, hırsızlık, arsızlık, cinayet şehirleştikçe çoğaldı bunlar. Bu 12 Eylül darbesinden sonra oldu. Daha geriye gidecek olursak Cumhuriyet tarihinde 1923’te Atatürk Cumhuriyeti ilan ettiğinde Türkiye’nin nüfusu 12 milyon, 11 milyonu köyde oturuyor, 1 milyonu şehirde oturuyordu. Köyde oturan adam tarımla ilgilenir, hayvancılıktan ilgilenir. Üretim yaptığı için de ekonomiye büyük katkısı olur. Şimdi sanayi diyoruz, elbette sanayi olacak. Sanayi de tarıma bağlı. Bak sanayiye şimdi bütün yapmış olduğu işler tarımla ilgili. Yani bizim kendi üretmemiz gerekenleri ithal ediyorsak, ekonomi nasıl gelişir bilemem.

Biz ülkemizin ekonomisinin de, huzurunun da elbette ki iyi olmasını isteyen bir milletiz. Tabii köyün boşalmasının başka sebepler de var. Ücra köylerdeki okulların kapatılması, taşımalı sistem olması. Bunlar hep köyleri boşaltma sebebidir. Büyükşehirlerde beldeler kapatıldı. Beldeler bir nevi o yakın çevrelerin toplanıp orada buluştuğu yerlerdi. Oralarda ortaokul, lise vardı, hastane vardı, eczane vardı, doktor vardı. Şimdi onlar büyükşehire kaydırıldı. Tekrar köye dönüşü olur mu? Biraz zor. Biraz zor ama şimdi köyde çiftçilerimiz tarlada traktör sürecek adam bulamıyor. Çoban bulamıyor, çoban bulmaya gerek yok zaten köyde hayvan kalmadı.

Savaş Çokduygulu: Savaşla ilgili Orta Doğu’da son dönemde yeniden yükselen gerilim dikkat çekiyor. İsrail'in İran'a yönelik operasyonları ABD süreci dâhil olması bölgede yeni bir tavrı oluşturuyor. Yani bu gelişmeleri nasıl değerlendirirsiniz?

Ramazan Ağar: Savaş kimseye fayda getirmez. Kimseye kazanç da sağlanmaz. Tarihinden beri Orta Doğu’yu karıştırmak için. Amerika’nın yapmış olduğu oyunlara maalesef dünya alet oluyor. Şimdi Amerika’nın uzun yıllardan beri yapmış olduğu görev, bilhassa bizim Türkiye’miz iyi bir coğrafyada olan bir ülke. Dünyanın en iyi coğrafyasını temsil eden bir ülkemiz var. Yani onların bizi çok sevdiğini düşünmüyoruz.

İran savaşı, Amerika’nın vasıtasıyla İsrail’den başladı. Amerika’da İran’a cevap vermeye başladı. Birleşmiş Milletlerin görevi, savaş olan ülkeleri bir arada masaya getirip savaşlara son vermesi. Ama Birleşmiş Milletler seyirci kalıyor.

Savaş Çokduygulu: Peki, dış politikaya başarılı oluyor musunuz?

Ramazan Ağar: Türkiye’nin şu anki dış politikadaki tavrı bana göre fena gitmiyor. Basından izlediğim kadarıyla söylüyorum, yakından bilmiyorum. Bizim Türkiye olarak şu süreçte dış politikayı iyi götürdüğünü düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de geçmişteki yıllarda olduğu gibi, geçmişine tercih olmamızdan dolayı Türkiye’nin bu savaşın kimseye fayda getirmeyeceğini, arabulucu konumunda olması da bizim için çok önemli. İnşallah onlar da başarılı olurlar diye dua ediyoruz.

Savaş Çokduygulu: Ekonomi nasıl iyileşecek?

Ramazan Ağar: Ekonomiyi kime sorsam ah çekiyor. Ekonomi düzelmez mi, düzelir. Bak geçmiş yıllarda Türkiye yetmiş sente muhtaç iken Türkiye ekonomi düzelmiştir. Biz bir kere savurganlığı önleyeceğiz. Bir de açgözlülüğü bir tarafa bırakacağız, karnımızın doyduğunu bileceğiz. Şimdi biz yiyoruz yiyoruz, karnımızın doyduğunun farkında değiliz, şişiyoruz. Ekonomi düzelmez diye bir şey yok. Biz bunu yaşadık geçmiş yıllarda.

Rahmetli Süleyman Demirel dedi ki, “Türkiye yetmiş sente muhtaçken bile ayağa kalkmıştır.” Örnek verecek olursak, onu da söyleyeyim son olarak. Bizim büyüklerimiz, atalarımız, büyüklerimizden ziyade atalarımız diyelim. Bu ülkeyi bu hale getirmek için neler çekmişler.

Savaşlardan çıkmış bizim ülkemiz. Çok zor şartlarda, ekonomik krizler yaşanmış. Krizi fırsata çevirmişler. Cumhuriyetimiz kurulmuş, o krizde fabrikalar yapmışlar. Fabrikaların borçlarını tarımla ödemişler. Bunu düşünmek lazım. Demek ki tarım önemli bir şey.

Demirel de geçmiş yıllarda yapmış oldu fabrikaların çoğunu domatesle, portakala ödedi. Bunları bizi yönetenlerin iyi düşünmesi lazım. Bizi yönetenlerin bu yolları görmeleri lazım. Bir de işi bilmeyen adamı işin başına getirirsen ekonomi düzelmez. İşi bilen adamı getireceksin. Ben bunu siyasi anlamda söylemiyorum. Sonuçta bu ülkede yaşıyoruz.

Bütün siyasi iktidarlara destek veren milletimizin hepsinin ayrı ayrı görüşü var. Hepimiz de bu ülkede yaşıyoruz. Biz isteriz ki ülkemiz ekonomisi düzelsin. Daha huzurlu olsun. İki kişi bir araya geldiği zaman sadece açlıktan ve yoksulluktan bahsetmesin.