Ülke ve dünya gündeminin ele alındığı röportajda DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, önemli açıklamalarda bulundu. İşte Savaş Çokduygulu’nun soruları, Ali Babacan’ın verdiği cevaplar:
Öncelikle partinizin kuruluş yıl dönümü kutlu olsun. Kısa sayılabilecek bir sürede Türkiye siyasetinde önemli bir yer edinmeye çalıştınız. Bu 6 yıllık süreçte partinizin kat ettiği mesafeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Zaman çabuk geçiyor. 6 yıl bir bakıma Türkiye Cumhuriyeti'nin şöyle bir tarihini ele alacak olsak, çok uzun bir süre değil. Ama bu 6 yıl gerçekten Türkiye'de önemli değişikliklerin olduğu, iki seçimin yaşandığı ve bölgemizde de yine gerçekten önemli değişmelere şahit olan bir dönem. Ben Türkiye'de, Ankara'da görevlendirilen Büyükelçiler, yeni görevlendiklerinde genelde bize gelirler. Kendilerini tanıtırlar. Ben hep derim, hiçbir zaman sıkılmayacaksınız. Sizi sürekli meşgul edecek kadar bol ve yoğun gelişme olacak. Başka bir Avrupa ülkesinde 10 yılda yaşayacağınızı, Türkiye'de 1 yılda yaşayacaksınız. Öylesine dinamik bir ülkedir burası.
Gerçekten çok büyük ve çok güzel bir ülkemiz var. Ama sorunlarımız da büyük ve gittikçe büyüyor. Zaten biz bunları zamanında gördüğümüz, teşhis ettiğimiz için ve mevcut yönetim anlayışıyla bu ülkenin sorunlarının kesinlikle çözülemeyeceğine kat'i bir kanaat getirdiğimiz için DEVA Partisi'ni kurduk.
Türkiye'de enflasyon hala vatandaşın en önemli gündem maddesi. Ocak ve Şubat aylarındaki veriler, asgari ücrete yapılan zam ve yıllık enflasyonun hala yüzde 30'un üzerinde seyretmesi dikkat çekiyor. Ayrıca son günlerde dünya petrol fiyatlarındaki artışın henüz tam yansımadığını görüyoruz. Sizce Türkiye'de enflasyon kalıcı olarak nasıl düşürülebilir?
Bizim yaşadığımız enflasyona, aslında iktidar tarafına bakacak olursak, bir sürü bahane buluyorlar. Diyorlar ki pandemi geldi onun için bizde enflasyon yüksek. Gıda enflasyonu özellikle pandemi sebebiyle yükseldi diyorlar. Hâlbuki bakıyoruz pandemi başladığından bu yana 5 yılda toplam gıda enflasyonu ortalama dünyada yüzde 41, bizde yüzde 710. Yani dünyadaki fiyatlar 100 liraysa, 141 lira olmuş 5 yılda toplam. Bizde 100 liraysa 710 liraya zam gelmiş. 800'e katlamış yani. Dolayısıyla dış etkiler mutlaka olur enflasyon üzerinde. Bu savaşın da eğer uzun sürerse enflasyon üzerinde etkisi olur. Ama önemli olan zaten hem olağanüstü hallerin olmadığı dönemde, normal dönemde, enflasyonu düşürüp tek halde tutabilmektir. Olağanüstü gelişmelerde de, şoklara karşı da o şokları absorbe edecek mekanizmaları kurmak önemlidir. Pek çok kişi o günleri belki artık hatırlamıyor, ama hatırlatmakta biz fayda görüyoruz. 2003 yılında petrol fiyatları 20-30 dolar bandında hareket ediyordu. 2007'de 150 dolara çıktı petrol fiyatları. Biz o dönemde enflasyonu tek haneye indirdik. Paradan altı sıfır attık ve 10 yıl boyunca enflasyonu tek hanede tuttuk. Demedik, ya ne yapalım arkadaş, petrol fiyatları 7 katına çıktı. Bizde de enflasyon var katlanacaksınız buna demedik. Tam tersine o enflasyon şokunu yönetecek, absorbe edecek politikaları uyguladık ve enflasyonu petrol şokuna rağmen tek hanede tutmayı başardık. Bunu Türkiye yaptı. Dolayısıyla dış etkiler hep olur. Ama önemli olan bunu yönetebilmektir.
Şu anda baktığımızda bugünkü yüksek enflasyonun ana sebebi, 2018-2023 yılları arasında ekonomide yapılan büyük yanlışlardır.
Hep sahada bu tip şeylerle karşılaşıyorsunuz değil mi?
Ramazan ayı boyunca sivil toplum örgütlerini, esnafları gezdik Ama sadece esnaf değil, sanayide, büyük sanayicilerde sıkıntı var. Manisa'ya da gittik yine bir iftar vesilesiyle. 9 bin 500 kişi tek bir sanayi kuruluşundan çıkartılmış durumda. Bir sanayi kuruluşu 1 milyon metrekare kapalı alana sahip. 9 bin 500 kişi çıkarttı işten ve o sanayi kuruluşuna tedarik sağlayan pek çok firma da işini küçültmek, eleman çıkartmak zorunda kaldı, bazıları kapatmak zorunda kaldı. Bunu bizzat biz yerinde ve bu sorunları yaşayanlardan duyuyoruz, dinliyoruz. Sorun gerçekten çok büyük.
Başa dönecek olsak enflasyon nasıl düşer?
Evet, Merkez Bankası bağımsız bir şekilde doğru işleri yapacak. Mutlaka devlet tasarruf edecek, ama üçüncü ayakta yapısal reformlar ve sektörel politikalar. Yani sektör, sektör devletin çalışması lazım. Sektörel politikalar oluşturmak gerekiyor. Bir tarım politikası lazım ülkeye. Şu anda bir tarım politikası yok. Ben dün de grup konuşmasında söyledim. Acilen bakın gübre fiyatları arttı İran Savaşı sebebiyle. Yüzde 50 sübvansiyon gerekiyor bazı enerji ve petrol ürünlerinde. Diyorlar ki vergiyi indirdik düşürdük, vergiyi sıfırlayalım diyene mi bazı muhalefet partilerinden öneri geliyor. Vergi sıfırlaması ne? Yeri gelecek devlet sübvansiyon mu bulacak? Devlet bunun için var. Aşırı fiyat dalgalanmasında onu absorbe edecek, bütçe tedbirlerini ortaya koyacak. Ancak böyle yönetebilirsiniz. Yani ölen ölür, kalan sağlar bizimdir diyemezsiniz ekonomiyle alakalı.
Son dönemde gündeme gelen yeni yol siyasi birlikteliği hakkında neler söylemek istersiniz? Bu buluşmayla Türkiye siyasetine nasıl bir katkı sağlamayı edebiliyorsunuz?
Aslında bu Yeni Yol konusu, bizim ikinci büyük olağan kongremizde uygulamaya başladığımız yeni bir stratejiyle çok bağlantılı. O da şöyle, biz 12 Ekim 2024'te yaptığımız ikinci büyük olağan kongremizde dedik ki, Türkiye'deki siyaset sahnesine bakıyoruz, dünyaya bakıyoruz ve yeni bir şeyler lazım. Biz Türkiye'yi ne şu andaki iktidarın inisiyatifine bırakmak istiyoruz, ne de ana muhalefetin izlediği çizgide mutabıkız. Türkiye'nin yeni bir çalışmaya, iddialı, güçlü bir yeni seçeneğe ihtiyacı var. İktidarla mesafesi olan, çok büyük yanlış hamleler. Ama ana muhalefette de artık denenmiş, denenmiş bir türlü sonuç alamayan duruşuna, politikalarında da mesafeli olan Türkiye'nin yeni bir çalışmaya ihtiyacı var. Bizim ikinci büyük olağan kongremizde arkadaki büyük panomuzda DEVA yolu yazıyordu, Yeni Yol yazıyordu ve şunu da söyledim, ben o büyük kongre konuşmamızda dedim ki, biz bu bahsettiğim yolculukta aynı Türkiye hedefini paylaşabildiğimiz başka siyasi partilerle, siyasetçilerle beraber doldurmak istiyoruz. Bunu da ilan ettim. Çünkü özellikle başkanlık sistemi içerisine seçime gideceksek, başkanlık sisteminin 50+1 mecburiyeti hedefi sebebiyle, aynı zamanda bu ittifakları ve işbirliklerinin seçim öncesinden başlatılmasını gerektiren bir sistem artık. Bizim hedefimiz parlamenter sistem. Ama öyle anlaşılıyor ki bir sonraki seçimimiz başkanlık sistemi içinde gideceğiz. Yani seçim öyle yapılacak. Bir Cumhurbaşkanlığı seçimi, bir parlamento seçimi yapılacak.
Şu anda Yeni Yol bugün itibariyle bir ortak grup. Peki, bu Yeni Yol ileride bir seçim işbirliği için bir zemin oluşturabilir mi?
Tabii ki oluşturabilir.
Peki, seçim işbirliği oluşturacağınız partiler şu anda 3 parti, sayıca çoğalabilir mi?
Tabii ki çoğalabilir.
Peki bu bir ittifak olabilir mi?
Tabii ki olabilir ileride. Yani ileri seçim işbirliği modelistlerini biz önümüzdeki süreçte konuşabiliriz.
Bir saat önemli, her şey mümkün diyorsunuz ama 3 siyasal parti, şu anda bir Yeni Yol oluşum çatısında buluştu. Bir yılı geçti, bir yılı aşkın zamandır, 14 ay oldu değil mi?
14 aydır, artık yeni bir yolda yürüyoruz beraber. Biz isteriz ki bu yolda yürürken saflarımızı sıklaştıralım ve yolda yürürken daha kalabalık yürüyelim. Arzumuz odur.
Ortadoğu'da gerilim yeniden yükselmiş durumda. Malum İsrail'in İran'a yönelik başlattığı operasyonla, ABD'nin de sürece dahil olması bölgede yeni bir denge oluştu. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tür bölgesel krizlerin Türkiye ekonomisine ve dış politikasına etkiler nasıl olur? Türkiye'yi dış politikada nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu doğru şu an için bir bölgesel savaş gibi görünüyor. Ama bunun uluslararası hukuk, uluslararası kurumlar ve küresel ekonomi, aslında etkileri küresel. Yani savaşın kendi bölgesel gibi görünüyor. Ama tamamen Birleşmiş Milletler şartına aykırı ve uluslararası hukuka aykırı bir savaş. Aynı zamanda dünyada da uluslararası kurumların, uluslararası hukukun artık rahatlıkla çiğnenebileceği, insanların kurala uymuyor diyebileceği bir döneminde başlanabileceği anlamına geliyor. Şimdi bu tabii çok tehlikeli bir dönemin başlangıcı. Yani Venezuela'da yapılan, arkasından da İran'a başlatılan savaş, yarın başka ülkelerin benzer hukuksuzluk içine girmelerinin önünü açmış oldu. Birleşmiş Milletler diye bir şey artık, yani şekli var, kendi yok. Şeklen bir şey yani. Kendi yok çünkü fonksiyonu yok, artık işe yaramıyor. Normal şartlarda bir ülke, başka ülkeye böyle savaş açsa, İsrail'de, Amerika'nın İran'a açtığı gibi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin toplanması, gerekirse askeri güç oluşturması, Birleşmiş Milletler ‘in toplanması. Askeri gücünün bu savaşı başlatanlara karşı mücadele etmesi lazım.
Bu süreçte dış politikamızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Dengeli mi gidiyor, tasvip ediyor musunuz?
Genel anlamda İran üzerinde konuşacak olursak, Türkiye'yi savaşın dışında tutma gayreti önemli. Üç tane balistik füze biliyorsunuz Türkiye'ye geldi, havada imha edildi. O dönemde stratejik bir sabır gösterebilmek ve provokasyonlara kapalı bir duruş ortaya koymak da önemliydi. Dolayısıyla hükümetin her iki konudaki tavrını biz olumlu bulduk. Türkiye'yi bu savaşın dışında tutma gayreti ve provokasyonlarda fevri hareket etmemesi bunlar önemliydi.
Bölgemiz nasıl etkileyecek, dünyamız nasıl etkileyecek?
Şöyle ya da böyle geçici de olsa bir ateşkes sağlansa bunun etkileri sınırlı olur. Diyelim ki, Nisan'ın ortasında bir şekilde bir geçici ateşkes sağlandı. Bir şekilde kimse birbirine saldırmıyor. Bu bile bir nefes aldırır ve özellikle enerji ve tarımsal giderler üzerinden dünyada ulaşabilecek enflasyon dalgasını da sınırlı tutar. Ama eğer uzun sürerse, aylarca ifade edeceğimiz bir takvim işlerse, o zaman bu enflasyon dalgası kalıcı olur. Yani bayağı ciddi bir enflasyon şoku Türkiye’ye dair bütün dünyayı etkiler. Ve şöyle bir, bir sene geçmedikten sonra da tekrar normale dönmek mümkün olmaz.
Dışişleri Bakanı'nın imza attığı belge, Türkiye'nin o muhtemel müstakbel ara buluculuk vasfına biraz zarar verdi diyorsunuz. Rol alabilirdi diyorsunuz. Nasıl rol alabilirdi?
Alabilir ki aldık zamanında. Ben dün de çok kısa da olsa bahsettim, 2007'de ben Dışişleri Bakanı'yken bugünkü Alman Cumhurbaşkanı Dışişleri Bakanı'ydı. Onlar İran'la müzakere halindeydi. Aynı nükleer program, balistik füze. Aynı konular ama 19 sene önce konu aynı. Arada bir gün dedi ki, size İran'da çok güveniyorlar. Özellikle sana güveniyorlar dedi. Biz anlaşamıyoruz. Bize yardımcı olsanız, birbirimizi anlamamızda yardımcı olsanız. Çünkü siz onları anlıyorsunuz, onlar da size güveniyor. Bundan biz istifade etmek istiyoruz. Yoksa iş kötüye gidecek, savaş çıkacak dedi. Biz tamam dedik. O zaman bütün bilgileri, belgeleri gönderin, inceleyelim bakalım. İran'da bizim kadim dostumuz. Yani bizim İran'la bir derdimiz yok. Bundan 400 sene önce sınırı çekmişiz. O gün bugündür de aramızda sıkıntı da yok, dengeli bir ilişki var. Kolları sıvadık, çalışmaya başladık. Nihayetinde hatırlarsanız Obama'nın başkanlık döneminde. İran'da batı arasında bir anlaşma imzalandı, Nükleer program anlaşması. İran'ın nükleer teknolojiye sahip olmasına izin veren, ama bunu nükleer silaha dönüştürmeyeceğiyle ilgili uluslararası denetim izleme mekanizmalarında kurulduğu bir anlaşma yapıldı ve o anlaşma uzun yıllar devam etti. Ne zamana kadar? 2020'de Trump ilk seçildiği ilk döneme kadar. Trump’ın İlk işlerden birisi o anlaşmayı yırtıp atmak oldu. O gün bugündür İran'la ilgili riskler var, tekrar bir savaş riski var. Geçen sene bir 12 gün savaşları oldu biliyorsunuz. Daha kontrollü, daha kısa süreli ama şu anda başlayan, daha büyük çaplı ve ne olacağı belli olmayan bir süreç. Aslında bir bakıma bizim o 2007'deki arabuluculuk çalışmamız savaşı ötelemiş oldu, şöyle ya da böyle. Daha erken çıkabilirdi bu savaş. Onun için Türkiye'nin o saygın, hukuktan yana, haktan yana tutumu çok kıymetlidir. Türkiye o tutumu ve o güveni başkalarına verdiği zaman işler çözülemeyebilir. Ama o güveni veremezse de zor olur. Onun için Türkiye'nin rolü, fonksiyonu çok büyük. Türkiye Cumhuriyeti'nin sorumluluğu sadece bizim sınırlarımız içinde değil. Bunu böyle bilmemiz lazım. Mesele insanlıksa, hukuksa bizim tüm dünyada sorumluluğumuz var. O bilinçle çalışmamız lazım.
Evet, güzel bir zaman tüneli de yaptık bu arada Sayın Genel Başkanım. Tarım ve gıda fiyatları enflasyonun önemli bir parçası. Tabii biz de tarımın bulunduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Çiftçinin üretimden uzaklaştığı yönünde ciddi eleştiriler var. Türkiye'nin tarım politikalarında hangi değişiklikler yapılmalı?
Şu anda tarım politikaları olarak, çok böyle hükümetin göremiyoruz. Hükümetin bir tarım politikası yok. Bu sene Adana'da Çukurova'daki karpuzların daha tarladayken traktörler tarafından sürüldüğünü öğrenince Sadullah Bey'den, çok üzüldüm yani. Belki de en sembolik sonuçlardan bir tanesi. Bu politikasızlık başka bir şey değil. Orada da ürün, ürün çalışmak gerekiyor. Ama nihayetinde tarımda devletin verdiği destekler çok çok yetersiz. Rakamsal boyutta yetersiz. Bakın bu yılın bütçesinde faiz ödeneği 2 trilyon 700 milyar. Tarım desteği 163 milyar. Arada 16 kat fark var. Çiftçiye verilen desteklere bakın. Alt alta toplayın… Gübre, mazot, tohum, kredi, sübvansiyonu değil mi? Hepsini topla topla 163 milyar. Faiz 2 trilyon 700 milyar. Sadece Ocak'ta ödedikleri faiz 454 milyar. Yani tarıma bir yılda ödediğin üç mislini faizle bir ayda ödedin. Bu ülkede tarım düzelmez. Gidiyoruz dünyanın öbür ucundan canlı hayvan getiriyoruz değil mi? Güney Amerika'dan uçakla on sekiz saat sürüyor. Uçakla on sekiz saatte ulaştığın bir coğrafyadan canlı hayvan getiriyorsun, et getiriyorsun falan. Çünkü başka ülkelerde niye fiyatlar daha ucuz Türkiye'den? Çünkü başka ülkelerin devleti çiftçisine daha çok destek veriyor. Çiftçiye daha çok destek veriyor, maliyetler düşüyor. Bir de tarıma kökünden destek verirseniz. Daha sonra gıda fiyatları patladıktan sonra faizleri arttırmak zorunda kalıyorsunuz. O gün ödediğiniz bedel, bugün vereceğiniz destekten kat kat fazla oluyor. Mesela şimdi gübre fiyatları mı artıyor dünyada Hürmüz Boğazı'ndaki sıkıntıdan dolayı. Öyle vergi almıyorum falan değil. Vergi Allah aşkına yüzde on, yüzde yirmi alsan ne, almasan ne? Fiyatlar patlamış gitmiş, kurtarmaz ki. Gübre maliyetinin yarısı bende demesi lazım devletin. Zaten kontrollü bir piyasa. Yani gübre Türkiye'de satışı, iman her şey kontrollü. Tamamen serbest piyasada işleyen bir konu değil gübre. Kimin nereden ne ithal ettiğini biliyorsunuz. Kimin ne öğrettiğini biliyorsunuz. Hepsi elinde devletin elinde. Siz yeter ki Mart ayından geri kalan son bir haftayı, Nisan'ı boş geçirmeyin. Gübrenizi alıp biran önce toprağa serin ki verim düşmesin. Eğer birkaç haftada bir şey yapılmazsa, Türkiye'de topyekûn tarımsal üretimde verim düşecek. Verimin düşmesi çiftçinin zararı demek, verimin düşmesi kıtlık demek, arz sıkıntısından fiyatlarının artması demek. Ama bunu bugün yapmazsanız devlet olarak yarın iş işten geçer. Düşünün ki deprem anında bile ilk 48 saat kilitlenmiş bir sistemden bahsediyoruz. Adana'dan Hatay'a ulaşamadı kimse değil mi? Niye? Çünkü merkezi karar alamayan bir kişi, talimat vermeden yürümeyen bir sistem var Türkiye'de. Onun için hızlı harekete geçemiyor sistem. Dolayısıyla para yok demesinler, bu hikâye. Bu ülke en zor dönemlerde bile gerektiği zaman kaynağı bulmuştur, yapmıştır bir şekilde.
Son olarak Türkiye'nin önümüzdeki 5-10 yılını düşündüğümüzde ekonomi, demokrasi ve dış politika açısından nasıl bir Türkiye hayal edersiniz?
Hayalimiz ve hedefimiz ayrı. Ama mevcut iktidarda projeksiyon yaptığınızda ki gördüğünüz Türkiye farklı. Şimdi eğer Türkiye yöneten anlayış değişmezse, yanlışlarda ısrarlar devam ederse Allah korusun. Bugünler iyi günler, o kadarını söyleyeyim. Bugünler iyi günler. Yani kötünün kötüsü var. Allah korusun, Allah memlekete yüzüne baksın. Gerçekten riskler de büyük. Ama topyekûn bir yönetim anlayışı, topyekûn bir kadro değişikliğiyle beraber Türkiye'nin de önü çok açık, potansiyeli çok büyük. Zaten bizim de iddiamız o. Yeni bir yönetim anlayışı, düzgün, dürüst, ehil kadrolar ve sağlam hazırlık plan programı. Plan programı olmadan olmaz yani. Hazırlığınız iyi olacak. Mesela tarımdan başladık değil mi? Şimdi biz ne diyoruz? Türkiye'deki sulama projelerinin tamamı 5 yılda biter diyoruz. Hesabı kitabı basit. Bu yılki maliyetlerle barajlar, göletler, ıslahatlar, kapalı basınçlı sistem, yağmurlama, damlama, topla topla topla 2 trilyon liraya diyor. 4-5 yıla yılda 400 milyar. Sadece Ocak'ta 424 milyar faizi eğer devlet ödeyebiliyorsa, herhalde 12 ayda 400 milyar tarımsal sulama projelerinde para ayırır zaten. Bir şekilde bunu yönetirsiniz. Bunu yapmamış olsak dışarıdan zor olur. Ben 11 yılın bütçesini hazırlayan ekibin başında oldum. 11 kere meclise bütçe götürdük, ekibin başındaydım. Dolayısıyla bunu 5 yılda tamamlatmak mümkün. Sulama projelerini bir tamamlayın, ondan sonra verimi görün Türkiye'de. Bunların hepsi basit işler, yapılır ama yeter ki sağlam kadro olması lazım.
Devlet yönetiminde sorduğunuz gibi nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz?
Üç tane ilke var; birinci ilke, adalet. Bu adalet kavramı sadece yargıda adalet değil. Adalet daha geniş bir kavram. Adalet fırsat eşitliği, adalet aynı zamanda sosyal adalet. Öğrencilerin eğitimde fırsat eşitliği. Gençlerin iş ararken, iş kurarken fırsat eşitliği. Şirketlerin birbirleriyle rekabet içinde yarışırken fırsat eşitliği. İkinci ilke, ülkedeki ehliyet liyakat. Yani kadrolarınızın hem dürüst, çalmayan, çaldırmayan ve işi çok iyi bilen insanlar olması lazım. Kadroları böyle kurduğunuza inanılıyor, çabuk toparlıyor. Yaptık oldu, bozdular olmuyor, bu kadar basit.
Üçüncü önemli ilke ise, ülkedeki istişare. Devletseniz mutlaka insanlarla konuşacaksınız. Dertleri dertlerden dinleyeceksiniz. İşin uzmanlarını dinleyeceksiniz. Herkesi dinleyip, ondan sonra karar alacaksınız. Yani çok zor değil bunlar. Onun için Türkiye'nin inşallah önü açık.
Ben ülkemize çok güveniyorum, insanlarımıza güveniyorum. Böyle yılgınlığa, bezginliğe hiç yer yok. Umutsuzluğa asla yer yok. Yeter ki ülke adaletle, liyakatle ve istişareyle yönetilsin.