YAŞANTIMIZDA SANAT

14/08/2020 00:51 586

 

Yaşam,bir tecrübe, tecrübe de bir şeyi yaşama olayı. Günlük yaşamın kargaşa ve gürültüsü içinde, insanlar sersemliyor. Yaşam, uyanıkken görülen bir rüyadır sözü haklı gibi. Dinlenmek için çalışır, başımız rahat olsun diye didiniriz ama, ihtiyaçlarımızı giderecek kadarıyla yani asgariyle de yetiniriz.

Günlük yaşamımız, belli alışkanlık düzen ve kalıpları içinde, tek düze, ev-işyeri arasında geçen bir zaman dilimi.. Sorgulamanın olmadığı, gönül gözünün çalışmadığı günlerle dolu bir ömür . Bir türlü dışımıza çıkamıyoruz. Bu da tat vermeyince, kimileri avuntuyu içkide,uyuşturucuda,macerada arıyor. Kimileri de dine sarılıyor,spora,sosyal etkinliklere ağırlık veriyor. En güzel yücelme yolu olan sanat, nedense pek akla gelmiyor. Oysa ki, hep sanatla içiçeyiz. O, çok kapsamlı, değerli ve de önemli... Nimetlerinden yararlandığımız uygarlık da, bir sahat eseri değil mi? Sanat; özgür zekanın doğayı, yaşamı,insanı düşünmesi,işlemesi,anlaması, aydınlatması, yoğunlaştırması ve çekici hale getirmesidir. Bu yorum,hayatı ilginç kılar ve güzelleştirir. Bize,dünyayı yeni ve değişik bir gözle görmeyi öğretir. Coşkulu ihtirasları, görülür, işitilir ve erişilir hale sokar ve hazza dönüştürur.

Sanatçı; alışılmış fikirlere,düzene hatta ölüme bile karşı gelen, kafa tutan, baş kaldıran birisi. Çevreye,olaylara dikkatle bakan, farkli gören, devamli arayıp sorgulayan niteliklerle dolu. Camus’un dediği gibi “Herkes bakar ama, bakmasmI bilen ancak sanatçılarıdır.” Esinlenmek,gördüğünü,hissettiğini değerlendirip şekillendirmek ve büyülü bir şekilde sunmak, sanatçılara özgü bir yetenek. Zamana,kurallara bağlanmadan yarat“ mak,farklı bir dünya oluşturmak, onların hedefi ve ideali. Huzursuzluı ğu,kemirici acıları, ateşleri güzelliğe dönüştürmek, onların becerisi,onların işi... Maddeye şekil verme, sesle, renkle, söz ve görüntüyle bir dünya yaratmak... Yani, sanat, bir yaratma ve düzenleme... Sanat severlere de, eserin arkasındaki yaratıcının ruhu ile beraber olma sezgisi ve şansı kalıyor.

Kalbur üstü,kalıcı ve ünlü sanatçılar,günlük ilişkilerde başarısız ve beceriksizler. Bazıları da, normal değil, adaptasyon zorluğu çekiyorlar. Pek azı da, sur normal. İşin garibi anormal olanları bile, kendini sur normal sayıyor ve bundan zevk, gurur duyuyor.

     Kıskançlık,övünme,değerinin bilinmediğinden yakınma,geçimsizlik, sanatçılar ortamında pek yaygın. Aslında onlar,bir başka alemde yaşıyorlar, gerçek yaşama sırt çeviri'yorlar, gerçeklerden kaçıyorlar. Dünyanın acı gerçeklerine dayanacak güçleri yok. Romantik ve hayalci insanlar. Sığındıkları,kaçtıkları alan; renklerin,ışıkların,hayallerin ve sözlerin alemi... Başka bir dünyaya, bir başka pencere açıyorlar.

İstenileni, arzulananı, ideali ancak böyle yapay bir şekilde gösterebiliyorlar. Sanatçı eserinde sadece anı yaşayıp, yaşatmakla kalmaz, öteki dünyayı da çağrıştırır.


 

Goethe: İçinde şu öl ve olu duymadığım sürece, bu karanlık dünya yüzünde sade,mahzun bir misafirsin diyor. Yani, yaşa yaşa ama, ölümü de hiç aklından çıkarma, unutma demek istiyor.

Sanatın temeli, duyular ve yaratıcılık, sonuda hazzı getiriyor. O yüzden, öncelik güzelik ve zevk duygusunda toplanır. Faydacılık ise, ikinci planda. Mimaride, sadece mimaride bu iki unsur yani güzellik ve faydacılık birlikte. Zanaata gelince; hizmet, iş, fayda ve güzellik iç içe. Ama, önde gelen şey fayda unsuru. Eski, antik-Yunan, Roma, Osmanlı, Rönesans dönemine ait vazo, çömlek, küp, kaşık, tarak, kalkan ve sepetlerde, güzellik ve fayda unsuru birlikte gözümüze çarpıyor.

Sanat, insanlığın ortak malı ve evrensel dili. Sanatçı, sadece doğayı, maddeyi değil, kendi özünü, kendi ruhunu da eserinde duyurur ve de duygulandırır. Özünü yansıttığı için, sanatçı eserinde yaşıyor demek. Eseri hem kendisi, hem de yarattığı çocuğu olduğu için, sanatçı, ölümsüzlük duygusuna da kapılabilir.

Sanat sözcüğü, bir beceri, hüner ve ustalığı ifade için de kullanılıyor. Yaşama, okuma, dost kazanma, politika, hekimlik, idarecilik sanatında olduğu gibi. Aristo ya göre; politika, konusu tüm yaşamı içerdiği için, çok önemli bir sanattır.

Bilim, felsefe, sanat birbirlerinden ayrı, kopuk şeyler değil. Aralarında ilişkiler söz konusu. Niche: Sanat, yaşamaya değer derken bilimse; hayat anlamaya değer diyor. Yani, Bilim yoluyla hayatı anlıyoruz, sanatla da, güzel yaşamı. Sanatçıyla, fllozof arasmda benzer yanlar da var, benzemeyen yanlar da. Benzemez yönler şunlar: Sanatçının konusu, heyecan, duygu uyandıran şeyler. Ağırlık, güzellik ve zevk üstüne. Disiplin ve çalışma gerekse de, sanatta yetenek daha önemli ve önde gelen bir şey.Filozofun konusu: Manuk ve soyut fıkirler, gerçeğin ne olduğu.. Bu da, zihinsel bir disiplin ister. Benzer yönler ise: Sanatçı; hayatı, varlığı, gerçeği, ahlakı yorumladığından o da, kendine göre bir filozoftur. 0 da seçer ve düzenler. Filozof ise: Dünyaya farklı bir anlayış ve şekilde bakar. Felsefe: Zihni bir senfoni ve bir şiirdir. O da seçer ve düzenler.

Dünya, hep aynı dünya. Filozofun da, sanatçının da bu dünyaya bakışı ve görüşü farklı. Sanat ve sanatçı; zevki, güzelliği öne çıkardığı, bazı değer hükümlerine sırt çevirdiği için, ahlak bozucu, kişilik parçalıyıcı diye görülmüş ve suçlandırılmıştır. Özellikle dindarlar, ahlakçılar hatta filozoflar, bu suçlamada ön saflarda yer almışlar.

Şimdi, bazı sanat türlerini biraz inceliyelim:

MÜZİK: Ses ve duyular yoluyla etki sağlar. Günümüz gençliği, müziğe çok düşkün. Kitleleri yerinden oynatıyor müzik. Kulakla kavradığımız bir başka dünya. Ses, meram anlatırsa dildir, kulağa işlenirse müziktir. Melodi, ritm, ton; müziğin verdiği, zevki, hazzı, duyguyu yaratan şeyler. 0, bazen bizi alır başka yerlere; maziye, anılara, sevgililere, ihanetlçre taşır. Bazen kamçılar, bazen yatıştırır, bazen de göz yaşartır. Plaklarla, kasetlerle, disklerle, TV. ve radyo ile dinleniyor müzik. Konser salonlarında olma, beraberlik, görüp yaşama daha da etkileyici ve anlamlı oluyor müziği dinlerken.



ŞİİR; Bir ses sanatı, bir anlatım sanatı ve kelime kuyumculuğu. Müzikal bir etkisi de var ayrıca. Seslerin, duyusal özelliklerini kullanma, kelimelerdeki ton, ritm, bıraktığı duygusal izlenimler önem taşıyor şiirde. O, bazen bir rüya hali ve hayale sunulan bir deneme... Fikirler, esinler, heyacan yaratan sembollerle, duyuları harekete geçirme becerisi. Şiirin büyüsü, hipnotizması var. Şiirin içeriği fazla önemli değil. Önemli olan söyleyiş tarzı. Genelde: Ölüm, kalp, gönül, aşk, yalnızlık, mutluluk gibi insan oğlunun bitmeyecek temel konularını işler şiir.

Çoğumuz gençken, şiir denemişizdir. Bunların büyük kısmı, şiir değil ancak manzume. Yani, birtakım kelimeleri sıralama. O nedenle, şiir öyle ilginç bir sanat dalı ki, yazarı okuyucusundan daha fazla.

Güzel şiir, insanda, evrende ebedi şeyleri yakalıyabilen şiirdir. Kelime işçiliği önemli olduğu için, yabancı dilden şiirleri çevirmek güç oluyor. Çünkü, o güzelliği aktaramıyorsunuz. Genç kuşakların, şiire pek alakaları yok. Eski, güzel şiirleri bilmiyorlar, yenileri de pek ortada görünmüyor. Bir anlamda, şiir önemini yitirmiş gibi. Sadece, şarkı güftesi olarak müzikle yaşıyor ve içki sofralarının mezesi oluyor.

RESİM: Göze hitap eden bir sanat, canlı ve görülebilen bir şiir, cisim dünyası ve rüyası.
Tablolar, renkli bir fotoğraf değil. Zira, Balsac’ın dediği gibi “Sanatçı, doğayı kopya etmez, ifade eder”. Sanatta kopya ile, taklitle büyük olunmaz. Renk, çizgi, kitle arasındaki ahenk, denge ve bıraktığı etki resimde önemli. Ressam, yapıtına coşkularını, tepkilerini aktarır ve onları canlandırır. Işık, gölge, renk tonları, kombinezon, kompozisyon gibi öğeler resimde önemli. Bunlarla resme canlılık, şiddet ve derinlik kazandırılır. Konu, pek önemli değil. Önemli olan, plastik değerler ve hazlar.

HEYKEL: Hacimli, her yönden görülen bir yapıttır heykel. Genelde renksizdir. Bıraktığı etki, çizgilere ve kitleye bağlı. Kompozisyonun da ilgi çekici olması lazım. Konusu ve teması değişik. En ideali ve güzeli insan vücudu, yani, insanlığın taşla ölümsüzleştirilmesi. Son zamanlarda, malzeme, konu ve biçim çok değişti. Cam, ağaç ve metal gibi maddeler kullanılıyor ve değişik şekiller ortaya çıkarılıyor.

MİMARİ: İnsanoğlu, fayda ve estetik zevkin birlikte sergilendiği mimari yapılara yıllardır alışkın ve onlar içinde yaşıyor. Meydanlar, parklar, anıtlar, konutlar, çarşılar, camiler, kiliseler gibi. Özellikle, bazı eski şehirler, mimari bir sergi. Fakat, şehirler büyüdükçe binalarda büyüdü ve estetik unsur kayboldu, çirkinlik öne geçti.

Mimari eserde, mekan realitesi ve büyüklük söz konusu.. Eser ortada ve de kalıcı. Şiir, müzik ve hatta resim böyle bir şansa sahip değil. Bu nitelikler, kusursuz mimari eserler için bir avantai. Ama, kusurlular içinse bir dert. Şu söz ne kadar güzel; Doktorlar hatalarını gömerler, mimarlar ise inşa ederler.



Mimarlar, dilediklerini yapmakta o kadar özgür değil, her ne kadar A. Gide’ sanatçı, nasıl görünmek istiyorsa, öyle olmalıdır demişse de... Yani, sanatçı eserinde ve yaşantısında da kendisi olmalıdır diyor.

Mimar, gönlünce, istediği şekilde eser veremiyor. Kullanılma amacı, ekonomik nedenler, tcplumun zevki ve moda, çağ, kültür, görgü, kullanılan malzeme, çalışan kişiler mimarın tasarısını engelleyen şeyler...

Mimari, göze hitap eden bir sanat türü, onda esas olan biçimdir. ; Zevk, süs ve biçim bir uyum içindedir. Güzele varmada renkler, aydınlıklar, boyutlar işe yarar. Yetenek ve yaratıcılık ister mimari. Yapıda uyum, birlik kavramı, bütünlüğü sağlamada önemli unsurlar. Her cephe, bütün olarak görülmeli ve bütünde dikkati çekecek çeşitlilik olmamalıdır. Uyum ve bütünlüğü sağlamada ölçü ve oran arasında l/l,617 oranı, altın oran olarak çok ünlü. Kapılar ve pencerelerde bunu uyguluyorlar. Simetri ise, birlik ve bütünlük duygusu uyandırıyor. İnsanda da, doğada da simetri var. Özellikle, anıtsal yapılarda, simetrinin egemenliği söz konusu. Renkler, malzemeler,bezeme motifleri de yapıyı güzelleştiriyor. Mimari güzelliği hep dış cephelerde ararız. Halbuki, içerdeki boşluklar, boyutlar, düzenlemeler de önemli şeyler.

Barok, Rokoko gibi tarihi mimari usluplar belirli bir süre geçerli olmuş. Zamanla onların yerine, başkaları gelmiş. Bu yüzden, şehirlerde değişik üsluplarla yapılmış binaları sıkça görüyoruz. Örneğin; İstanbul’da bu mimari formlar dışında Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait mimari eserler de var.

TİYATRO: Göze, kulağa, duygulara seslenen tiyatro, bir seyir sanatıdır. Resim, heykel,dans,müzik,ışık,renk, kontrast, dekor,makyai gibi unsurlar tiyatronun kullandığı yardımcı dallar. Onun dinamik ruh yaratan bir dili var. Ses tonu, sükut,hitabet, konuşmalar, jest, mimiklerle ifade, oyunun parçaları. Konusu hayat olduğu için, her oyun da, bir yaşam kesiti ve aksiyonu. Bu tüm insanlık demek. Hareket, değişim, sarsılma, sevinç, hüzün, hayal kırıklığı, ümit, erdem ve vicdanla tüm insan ilişkileri ve yaşamıdır tiyatro. Bu, seyircili bir ortamda icra edilir. Oyun, seyirciyle bütünleşir, onu ağlatır, güldürür, düşündürür, başka bir aleme çeker, benliğinden sıyırır, ayrıca kamu vicdanı, bilinci oluşturur.

SİNEMA: Hareket, sıçramalar ve sembollerle yürütülüyor. Her türlü konu, fılmde işlendi.

Naziler, koministler ve yahudiler sinemayı kendi ideolojileri için kullandı. Tarihi olaylar, önemli kişiler, değerli romanlar da film konusu yapıldı. Zaman zaman kalıpları yırtan, değer hükümlerini hiçe sayan, sanatsal, düşünsel yanı ağır basan konular da işlendi. Uzayla ilgili fılmler ise ayrı bir şey, TV lerin çoğalması, sinemaya olan ilgiyi azaltır oldu. TV dizileri daha geçerli ve ilgi çekici. Son zamanlarda, bu nedenle kaliteli, güzel fılmler yapılmak zorunluluğu doğdu.

Yurdumuzdaki sanatsal durumu biraz inceliyelim. Müzik dalında: Konservatuvarlar, orkestralar, konser salonları, ünlü besteciler ve icracılar1a iyi bir noktadayız. Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği, Klasik Batı Müziği, hatta pop müzik şimdi eğitim görmüşlerin elinde. Gençler pop müziğine çok düşkün. Ritm, ümit, dinamizm onları cezbediyor. Geçen yılki erovizyon yarışmasında, kendi öz müziğimizin ezgi ve sazlarını kullanan ekibimiz, bir üçüncülük aldı. Bu, özkaynaklarımızın değerini ortaya koyan bir olay, bir kanıt ve bir ödül.

Resim, heykel ve seramik alanında ünlü sanatçılarımız var. Eserlerinin satılması ümit verici. Tiyatrolarımız, yazarlarımız ve tiyatro okullarımız iyi yolda. Özel tiyatrolarsa maddi sıkıntılarını yenmiş değil. Seyircilerin sayısında da muntazam bir artış gözleniyor. Opera alanında, ünümüz yurtdışına taştı ama, hala ülkemizde yeterli operamız mevcut değil. Karagöz, kukla ve orta oyun gibi öz oyunlarımız unutulur hale geldi. Bayramdan bayrama, ramazandan ramazana sadece devlet TV lerinde yer alıyorlar. Modern halk oyunları gurupları, yerli oyunlarımızı çok güzel sergiliyor ve devamlı ödül kazanıyorlar.

Toplumumuz değişmekte. İnsan onuruna saygılı, demokratik, çağdaş bir toplum olma yolundayız. Böyle bir toplumun üyesi olarak, sanatın önemini bilecek ve koruyacağız. Bu da ancak sanatı sevmekle, ondan hoşlanmakla olur. Yolu da eğitimdir bunun. Okul öncesi başlamalı ve devam etmelidir. Konferans, konser, sergi ve müze alışkanlığı verilmelidir. Eserlerimiz tanıtılmalı, yetenekli olanlar bulunup, yönlendirilmelidir. Sanatın bir çağdaşlık ölçüsü olduğunu da unutmayalım.

EFLATUN: İnsanın mutluluğu, güzelin egemen olduğu bir dünyada gerçekleşebilir diyor. Söz doğru, niyet doğru ama, gerçek dünya böyle mi? Cevabım, kocaman bir hayır. F akat, ümitler hala ölmedi ve de ölmezde. Güzellikle, mutlulukla, sanatla dolu yarınlar hepimizin olsun.