YARINLAR İÇİN NEDEN KÖTÜMSERİZ?

05/04/2021 22:58 370

 

Sahi bir insan geleceğe nasıl bakar? Kimimiz umutla der. Kimimiz iyimser bakarım der. Kimimiz güvenle, kimimiz heyecanla ve yeni beklenti duyguları ile bakarken, kimi de, yarınlar için hayaller kurar, gelecek planları yapar…Normali de bu değil midir? Yarın, bugünden daha iyi olacak, ya da; ‘ Her şey güzel olacak, belki bu gün değil ama, elbet bir gün…’ Mottosunda olduğu gibi… Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’da, İstiklal Marşımızda demiyormu;

‘’Doğacaktır sana, vadettiği günler hakkın, kim bilir belik yarın, belki yarından da yakın…’’ Yine, ünlü gazeteci, yazarımız; Çetin Altan’ın mottosu da; ‘Enseyi karartmayalım’ sözü idi…

Şurası muhakkak ki; her insan güne moralli başlamak, iyi başlamak ister. Yarınlar için güzel düşünceler taşımak ister…Çünkü, insanın yaratılış fıtratında var, gelişmek ve iyi olan her yönde gelişmek… Ancak, ne yazık ki, günümüz de bu durum pek mümkün olmuyor…Aklı başında bildiğimiz, kariyerinde ve kartvizitinde en üst makamlar yazan, Profesör dediğimiz insan, öyle bir örnek veriyor ki topluma; resmen akıllara durgunluk, diyebiliyoruz. Hal bu ki, hayatta denklik denen bir şey vardır. Davul bile dengi dengine denir. Kartal, kartalla uçar ama serçe ya da güvercinle uçmaz…Eğer, toplumda önemli bir mevkiiyi, makamı işgal ediyorsanız, sadece tavır ve davranışlarınıza değil, konuşmalarınıza özen göstermeli, aklı selim, sağduyulu sözleriniz olmalı. Çünkü siz artık göz önündesiniz, her hareketiniz, her konuşmanız, insanlar ve uzmanlar tarafından izlenir, değerlendirilir. Siz artık rol modelsiniz… Öyle her aklınıza geleni, her dilinize düşeni, ölçüp, biçmeden pattadak söyleyemezsiniz. Aksi halde prestij ve takdir kaybına uğrarsınız. İnsanlar sizi, değerli mevkiinden, değersiz konuma indiriverirler…

Son yıllarda yaşadığımız politik, sosyal ve ekonomik çalkantıları düşününce insan, ister istemez gelecek hakkında endişeleniyor. İşin kötüsü yarının daha iyi olacağına dair beklentiler gittikçe azalıyor. Bu kötümserliğin nedenlerinin çoğunun görülebilir olduğu kanısındayım.

  1. 10 yılda, giderek artan bir şekilde rasyonel davranış kalıplarından uzaklaşıldığını, kararların tamamen ayrıştırıcı, ideolojik, keyfi hatta, “inadına” alındığını gözlemlemek üzücü oluyor, insanları karamsarlığa itiyor. Hangi kararların, hangi verilere göre alındığına dair, hiçbir şeffaflık bulunmamaktadır. Hatta, kararlara esas alındığı söylenen verilere toplumun geniş bir kısmı inanmamaktadır bile. Neden? Nedeni çok basit; Uygulamalar … Eğitimden sağlığa, yatırımdan, üretime, istihdama, hukuktan adalete, gelir dağılımından, piyasalara kadar pek çok uygulama, tereddüt yaratıyor. Önemli kararlar öncesinde, toplumu hazırlayan bir ön hazırlık dönemi belirgin değildir. Her şey “yaptım oldu” şeklinde oluşmaktadır. Yetkilerin delegasyonu yoktur. Kurumsallaşma yoktur. Bu davranış ve karar verme tarzı her türlü öngörülebilirliği imkansız kılmaktadır. Dolayısıyla, kurumlar ve bireyler kendilerini sürekli bir “tanımlanmamış” alanda bulmakta, olaylara ancak reaksiyon gösterebilmekte ve günlük kararlarla yaşamaktadırlar.

Kurumlarda karar verme konumunda olanlar, gittikçe daha fazla liyakate göre değil, hamilerine, ideolojik cepheye, aile yakınlıklarına göre seçilmektedirler. Yetersizlikleri, uzun vadeyi görme(vizyonsuzluk), değerlendirme, ona göre pozisyon alabilme imkanlarını da sınırlandırmaktadır. Üstelik, bir kısmı kendilerini dev aynasında görerek, gereksiz risklere girmektedir. Vurdumduymazlık yaygındır. Sorumluluk alma diye bir anlayış yoktur. İstifa mekanizması hiçbir şekilde çalışmamaktadır. Yanlışlar içerde sosyal çalkantı risklerini, dışarda ise jeopolitik yükleri artırmakta, ekonomik ve politik baskılara davet çıkartmaktadır. Karar vericiler, oluşan olumsuz gelişmeler sonucunda, dış baskıları ve yaptırımları daha kabullenir bir konuma gelmektedirler.

Bir yandan da sürekli fakirleşmekteyiz. Olumsuz gelişmeleri değiştirecek seçmenden de bir talep ve çaba gelmemekte, çaresizlikle seyredilmekle kalınmaktadır. İş memleket meselesinden çok futbol taraftarlığı gibi bir oluşuma evrilmektedir. Toplumun %30-35’inin geri kalanını esir almış gibi bir ortam oluşmuştur. TBMM tarafından onaylanan kanunlar tek bir kişi tarafından iptal edilebilmekte, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uyulmamakta, yani demokrasi bitmektedir. Karar vericilerin de gerekli “reformlar” için bir hevesi görülmemekte, ortada hiçbir gerçekçi plan, program hazırlığı yoktur. Tüm bu oluşumlar kısa ve uzun vadede hiçbir toparlanma vaat etmemektedir.

İşin en kötüsü, artık bir şeylerin düzeleceğine dair bir inanç, geleceğe ait bir güven de kalmamıştır. Girilen yolun bir dönüşü görülmemekte, geçmişin kötü tecrübelerinden ders alanda yoktur. Bu gün emperyalizme karşı kazanılmış savaşı, kanla kazanılmış ‘MÖNTRO’ boğazlar antlaşmasını bile tartışmaya açmak istiyorsa, varın gerisini siz düşünün…!!!

Tüm bu olup bitenlere ve gelişmelere baktıkça, içimiz kararıyor. Yarınlara umutla, güvenle bakamıyoruz. O yüzden de yarın için çok kötümser duruma düşüyoruz. İnsanlar mutsuz…

SON SÖZ:’’ GELECEĞİN EN İYİ KAHİNİ, GEÇMİŞTİR.’’