Yalan Çetesi

14/03/2020 02:45 214

 

Bir yıldır görmüyordum onu. İlk kez bu kadar ayrı kalmıştık. Eğitim için yurt dışına gitmek istiyorum dediğinde kesinlikle karşı çıkmıştım. Yeni evliydik, ilk görüşte âşık olmuştuk ve üç ay içerisinde evlenmiştik. Öyle ani olmuştu ki, askerliğini yapmamış oluşu, işsiz oluşu beni hiç korkutmamıştı. Ailemin tüm karşı çıkışına rağmen evlenmiştim. Sade bir nikahla. Nikaha zorla gelen ailemi de bu bir yıl içerisinde çok az görmüştüm. Hiç maddi destekte bulunmuyorlardı, Hüseyin’in ailesinin zaten hiç durumu yoktu. Kıt kanaat geçiniyorduk. Hüseyin nasıl olduğunu hala anlayamadığım bir şekilde bir dil okulundan burs kazandı ve geleceğimiz için bunun şart olduğunu söyleyip İngiltere’ye gitti. Bir yıl boyunca eğitim gördü ve ben maalesef maddi olanaksızlıklardan ötürü onun yanına hiç gidemedim. Neyse ki hasret bitiyordu ve Hüseyin bugün geliyordu. Bir yıl boyunca hem çalışıp hem okuduğu için hatırı sayılır bir birikim yapabilmiş, bu sayede askerliğini bedelli yapacak şansı da elde etmişti. Artık gönül rahatlığı ile çocuk yapabilirdik. Ben bunların hayallerini kurup bütün gün hazırladığım yemekler için soframı düzenlerken kapı çaldı. Henüz erkendi. Gelmesine daha iki saat vardı, acaba bana sürpriz mi yapmıştı?

Koşarak kapıya gittim, kapı deliğinden baktım, iki tane adam duruyordu kapıda. Kim o dedim, polis dediler! Korkarak ve çekinerek açtım kapıyı. O saniyelerde ya değillerse diye korkmadım da değil. Buyurun dedim. Hüseyin Salkar için geldik dediler. Evde yok dedim, biliyoruz dediler. Ne istiyorsunuz o zaman dedim, siz eşi misiniz dediler. Evet eşiyim, dedim sesimi biraz yükseltip biraz da sabırsızca bir tonla. Ne istiyorsunuz? Biraz duraksayıp birbirlerine baktılar, kısa boylu top sakallı olan polis sesini yumuşatıp cevap verdi; “Hanımefendi, eşinizi bu sabaha karşı Kağıthane’de bir depoda ölü bulduk, başınız sağolsun.”

Bir yanlışlık olması lazımdı, benim eşim yurt dışındaydı. Ölü bulunan o olamazdı. Ben bunları sesim titreyerek söylediğimde yine birbirlerine bakarak sanırım kimin konuşmaya devam etmesi gerektiğine karar verdiler. Bu sefer uzun boylu, sinek kaydı traşlı olan konuştu. Hanım efendi, eşiniz burada İstanbul’da ölü olarak bulundu. Bizimle merkeze gelmeniz ve ifade vermeniz gerekiyor, siz hazırlanın, biz sizi aşağıda bekliyoruz dediler ve dönüp arkalarını merdivenlerden indiler. Elim kapıda, ruhum ise yerde öylece kalakaldım. Bir yanlışlık vardı ve ben bunu merkeze gidip çözecektim. Hemen hazırlandım, yemeklerin altını kapattım ve aşağıya indim. O iki polis öne, ben ise arkaya oturdum. İşte gerçeğe yolculuğum böyle başladı.

Yolda bir sürü telefon ve telsiz görüşmesi yaptılar. Aldıkları talimat gereği beni önce eşimi teşhise götürmeleri gerektiğini söylediler. Tamamdı, zaten ölen kişi eşim çıkmayacaktı. Koyu gri, soğuk bir binanın önünde durduk, upuzun ve okul mavisi koridorlardan geçtik. Bir kapı açıldı, diğer kapandı ve beni, daha yarım saat önce elimde hamur, Hüseyin’in en sevdiği böreği yapan beni, buz gibi bir sedyede yatan, üstü başına kadar örtülü renksiz, buz gibi kalmış Hüseyin’in karşısına diktiler. Evet oydu, gerçekten oydu, ölmüş olamazdı, burada olamazdı, şu an uçakta olmalıydı, ben de evde ona en sevdiği yemekleri yapıyor olmalıydım ama o mutluluk balonu patlamıştı. Hüseyin cansız bir şekilde yatıyordu karşımda… Dayanamadım, inanamadım, zaten çok güçlü olmayan bedenim yere yıkılıverdi.

Kendime geldiğimde, tek bir yatak bulunan bir odada yatıyordum. Kısa boylu top sakallı ve adının Metin olduğunu öğrendiğim polis başımda bekliyordu. Uyandığımı görünce utanarak gülümsedi, kendinize geldiğinize çok sevindim dedi. Biraz toparlayın, konuşalım dedi. Bir bardak su verdi ve beni odada yalnız bıraktı, gitti. Düşünüyordum, bu nasıl olabilirdi, Hüseyin erken mi dönmüştü, ne işi vardı o odada. Vurularak öldürüldü demişlerdi, kim neden vurmuştu onu? Aklım almıyordu. Metin komiser on dakika sonra geri döndü. Hüseyin ile tanışmamızdan itibaren ne biliyorsam anlattım. Sözüm bitince soran gözlerle ona baktım. Anlatma sırası ondaydı. Hüseyin’i kim öldürdü, neden öldürdü bu sorularımın cevaplarını istiyordum.

Metin Başkomiser sıkıntılı bir tavır takınarak anlatmaya başladı. Hüseyin’i kim ya da kimlerin öldürdüğünü henüz bilmiyorlardı. Araştırıyorlardı. Bu nedenle benim verdiğim ifade çok önemliydi, daha çok detay ve isim istiyorlardı, üzülerek belirtmesi gerekir ise de Hüseyin, İngiltere’ye hiç gitmemişti. Sözü bitince iyi ki çocuk yapmamışsınız diye de ekledi! Böylesini uygun görmüştü demek ki bizim için. Dediğine göre Hüseyin’in uyuşturucu mafyasının kucağına düşmüştü. Tam bir yıldır bu şebeke için ülke içerisinde sürekli oradan oraya mal taşıyordu. Hüseyin beni hep kendi cep telefonundan aramıştı, çünkü cebini yurtdışına açtırmıştı giderken. Bana hep oralardan fotoğraf gönderirdi, ama kendisi bu fotoğraflarda olmazdı. Hayır şüphelenmemiştim çünkü Hüseyin fotoğraf çekilmekten nefret ederdi.

Hüseyin ile internet aracılığı ile tanışmıştık. Üniversiteden yeni mezun olmuştu, o da benim gibi işsizdi. Ben öğretmen olmuştum ama atama bekliyordum. O ise ne olursa olsun yapabileceğini söylediği bir iş bakıyordu. Ama dili olmadığı için iş bulamadığını söylüyordu hep. Girdiği işlerde dikiş tutturamıyor, en fazla iki ay çalışıp ayrılıyordu. Çok sevdik birbirimizi. Her saniye yanımda olsun istiyordum artık. Ruh ikizim, dünyada eğlenebileceğim ilk ve tek insandı. İnsanlarla arası çok iyiydi, her gittiği yerde, her tanıştığı insanda izler bırakıyor, özgüveni ve duruşu ile beni hep kendisine hayran bırakıyordu. Evlenelim dedi bir gün bana. Yolda dondurma yiyip yürürken söyledi bunu bana. Yüzüne baktım ve tamam dedim. Böyle sade ve böyle çılgınca başladı bizim hikayemiz. Evlendik… İşsizlik hep sıkıntı oldu. Başvuru yaptığı yerlerin çoğunluğu dönmüyordu bile. Bu sırada yurt dışında dil için bazı okullara da başvurduğunu söyledi. Çok iyi satranç biliyordu ve bir tanesi bu kabiliyeti ile alakalı ona burs vermişti. Bir sene boyunca bu dil okulundan eğitim bursu kazanmıştı. Çok sevinçliydi, üzülsem de karşı çıkamadım. Beni ikna etmesi çok kolay oldu ve gitti…

Şimdi siz bana diyorsunuz ki Hüseyin hiç İngiltere’ye gitmedi, Hüseyin para hırsına yenildi ve bu uyuşturucu çetesi ile çalışmaya başladı öyle mi? Madem zaten izliyordunuz neden yakalamadınız? Ne? Suç üstü mü yapacaktınız? Çetenin tüm elemanlarını tespit etmek miydi niyetiniz? Neden ölmesini beklediniz? Hüseyin’in kendi çıkarına mal kaçıracağını nereden mi bilecektiniz? Size inanmıyorum. Benim Hüseyin’im böyle şeyler yapmaz.

Bunları ben söylemiştim ama odadan çıkıp, elinde fotoğraflı belgelerle gelip hepsini gözüme sokan Metin Başkomiser’e söyleyecek bir kelime bulamamıştım. Bir fotoğrafta, ki bu gittiğini sandığım haftaya denk geliyordu, Hüseyin bir adamla bir kafede oturuyordu. Bir başka fotoğrafta Hüseyin Ankara’da, bir başkasında Adana’da, bir diğerinde ise Konya’da idi. Yer, saat ve mekân hepsi belgeliydi. Tüm dünya başıma yıkılmıştı. Büyük bir yalanın ortasında, sevdiğimden uzak ama sevdiğimle aynı ülkede, kendi dünyamda Hüseyin’in geleceği günü sayarak gönderdiği sahte fotoğraflarla avunuyordum. Ben bunları sindirmeye çalışırken annem ve babam girdi odaya. Annem koşarak bana sarıldı ama babam hala uzak duruyordu. “Ben demiştim” tavrı konuşmadan da anlaşılıyordu. Ben demiştim, Hüseyin doğru bir insan değil.

Cenazesini ertesi gün defnettik, küsmüştüm ona. Bir ölüye küsülür mü? Ben küsmüştüm. Beni kandırmıştı, yalnız bırakmıştı. Yaptığı şeylerin yanlışlığı bir kenara, beni tehlikeye atmış, bana yalan söylemişti. Tanıdığımı sandığım ama hiç tanımadığım aşkımın cenazesinde başsağlığı dileklerini kabul ediyor, üzüntümü paylaşanlara teşekkür ediyordum.

Hüseyin yok iken Kocaeli’ye atanmıştım ama aldığım bahaneden raporlar ile işe başlama tarihini Hüseyin’in geliş tarihine denk getirmiştim. Ona sürpriz yapacaktım. İstanbul’da oturup, her gün gidiş geliş yapabilirdim. Ama bunların artık bir anlamı yoktu. Eşyalarımı toplamış, beyaz eşya, koltuk takımı vs kamyona yükletmiştim, Kocaeli’ye taşınıyordum. Tam arabaya binerken bir adam yanıma yanaştı ve bir zarfı elime tutuşturup, bir şey söylememe fırsat vermeden arkasını dönüp gitti. Arabaya bindim, zarfı açtım, içinde yüklü miktarda bir para vardı. Bir de bir mektup;

“Bu mektup eline geçtiğine göre başım dertte ya da ölmüşüm demektir. Ben çok yanlış şeyler yaptım. Ama inan ki bunları güzel bir hayat yaşayalım diye yaptım. Umarım bu yoldan bir an önce dönüp, tertemiz bir şekilde karşına çıkabilirim. Çıkamazsam, başıma bir şey gelir diye bu mektubu çok sevdiğim bir dostuma emanet bırakıyorum. Umarım bana ihanet etmez ve bu mektubu ve içindekini sana iletir. Beni affet sevgilim. Beni affet ve bu pis dünyada o tertemiz kalbinle mutlu yaşa. Seni çok seviyorum, Hüseyin”

Mektuba birkaç damla yaş düştü, başımı kaldırdım ve dışarıya baktım, araba hareket etmişti. Bir zamanlar başka bir arabada gerçeğe, sancılı bir yolculuk yapmıştım, şimdi ise yine bir başka arabada yaşanacak yeni yalanlara yolculuk yapıyordum. Çünkü bu koskoca dünya koskoca bir yalandan ibaretti. Başımı sağa çevirdim, sevgilime baktım. Bir kurban daha vermiştik. Bu çetenin iki başı olarak mal taşıtmak için güvenilir insanlara ihtiyacımız vardı. Tehlikeye kendimizi atamazdık. Kullanacak kişiler gerekiyordu. Ve biz hep bu ihtiyacı, benim güzelliğim ve erkeklerin yumuşak, sevgiye muhtaç hallerini kullanarak gideriyorduk. Yine onunla, iradesiz bir erkeğin masum kalbine girip, hatta bu sefer evlenip, kullanılmasına izin verip, bana yalan söylemesini sağlayıp ölüme giden yola itmiştik. Elbette İngiltere’ye gitmediğini biliyordum, onun o beni mutlu etmeye çalışan masum, beceriksiz yalanlarının ardında ne kadar tatlı göründüğünü hep gülümseyerek hatırlayacağım.