UZAYDA CİNAYET

03/04/2021 05:39 586



“Anıl, Ali ve ben oturuyorduk, sonra birden her taraf aydınlandı. Kafamızı kaldırdık, ne görelim? Bir uzay gemisi.Biz daha ne oluyor demeden bir rüzgâr, çıktı bir baktık havadayız. Uzay mekiğine doğru çekiliyoruz. O kadar çabuk oldu ki her şey, o şeyin içine nasıl çekildik, o hücreye nasıl kapatıldık hiç anlayamadık. Anıl çok sarhoştu, sürekli gülüyordu. Ali ile ben kendimizdeydik ama artık dünyada değildik. Duvarlarda dijital göstergeler vardı, onların saat olduğunu hemen anlamıştım. Bizdeki bir saat onlarda 10 dakikaydı. Çıldıracaktım neredeyse. Anıl hala gülüyor, saçma espriler yapıyordu. Birden kapı açıldı. Öyle bildiğiniz kapılardan değil. Yani kapı var evet ama bir anda yok oldu, üç tane karartı girdi içeri. Gölge gibi desem değil, insan desem hiç değil. Sade karartı, hareket ettikçe dijital sesler çıkartan karartılar. Öylece durdular karşımızda, beklediler… Anıl o sırada kahkaha atıp yüksek sesle kış kış cinler kış kış diye bağırdı gülerek. Susmuyordu. Oturduğu yerde elini dizine vura vura gülüyordu. Karartılar Anıl’a doğru yöneldi. Ben önlerine geçmeye çalıştım ama duvara çarpmış gibi sendeleyip yere düştüm. Anıl’ı alıp götürdüler. Kolumdaki saate göre dört saat geçti. Ali de ben de çıldırmak üzereydik. Öyle ki Ali bana bir ara tokat bile attı. Delirdi sandım ben de ona attım. Oturdu ağladı sonra. Kolay değil, uzaylılar kaçırmış, arkadaşımızı bizden ayırmışlar, başına ne getirdiler belli değil. Daha da kötüsü bize ne yapacaklar belli değil. Ben bunları düşünürken birden kapı yine açıldı. Bu sefer dört karartı olarak geldiler, ortalarında Anıl vardı. Anıl konuşmuyordu, Anıl gülmüyordu, Anıl nefes almıyordu! Anıl ölmüştü. İşte o an kendimi kaybetmişim. Gözümü açtığımda ne kadar zaman geçti, buraya nasıl geldim hiç bilmiyorum. Kendime geldiğimde bambaşka bir hücredeydim. Yanımda yine Ali vardı ama kapı, duvar, parmaklıklar daha gerçekçiydi. Sonra siz geldiniz işte komiserim. Demir kapı aralandı ve bizi bu odaya getirdiniz. Bizi siz mi kurtardınız? Ali konuşsana sen de! Anıl iyi mi komiserim? Hastaneye mi gönderdiniz? Komiserim neden cevap vermiyorsunuz?”

Hayatımda aldığım en ilginç ifadeydi. Gerçekten cevap verememiştim. Adam benimle dalga mı geçiyor, yoksa deli mi ya da henüz mü delirmiş çözmeye çalışıyordum. Ali’yi başka bir sorgu odasına götürmeleri için kapıda bekleyen arkadaşa işaret ettim. Ali odadan götürülürken, kendisini uzaylıların elinden kurtardığımızı düşünen Mert hâlâ sorularını ardı ardına yineliyordu. Onu orada öylece bırakıp, sorgunun başından beri ağzından tek kelime bile çıkmayan Ali’nin yanına geçtim.

  • Anlat bakalım şu işin aslını Ali kardeş, arkadaşınız Anıl’ı hanginiz vurdunuz?
  • İkimiz de vurmadık.
  • E nasıl öldü bu çocuk? Göğsünden vurulmuş! Tekrar soruyorum. Hanginiz öldürdünüz?
  • Komiserim, Anıl evden getirdiği silahı bize gösteriyordu. Nasıl oldu anlamadık, silah birden patladı ve Anıl yere yıkıldı. Zaten sonrasında Mert’e bir şey oldu. Önce dili tutuldu sonra saçma şeyler söylemeye başladı. Bizim kamp yaptığımız alanda başka kamp yapanlar da vardı, onlar aramış polisi silah sesi duyduk diye. Ben de şok geçirdim çünkü o an. Sonra polisler geldi, durumu görünce ikimizi alıp buraya getirdiler işte.
  • Arayanlar üç el ateş sesi duyduklarını söylüyor. Buna ne diyeceksin?
  • Biz öncesinde havaya ateş ettik tek tek, sonra sıra Anıl’a gelince işte birden patladı.
  • Benim de bu yalana inanmamı bekliyorsun öyle mi?
  • Yalan yok komiserim aynen böyle oldu olay.

Sorgu böyle uzadı gitti, gençlerin aileleri nüfuslu, zengin ailelerdi. Nasıl oldu anlamadım ama o akşam ikisi de adli kontrolle serbest bırakıldı. Normalde iki gün sorgular, ağızlarından girer burunlarından çıkar işin gerçeğini öğrenirdim ben. Hele o Mert’in ailesi çocuğun uzaylı hikayesini duyunca çılgına döndü. Özel ambülans getirtip çocuğu hastaneye götürdüler. Akli dengesinin bozulmasının olası sebeplerini araştırmaktan çok çevreye rezil olmamak için her şeyi gizli gizli yapmanın derdine düşmeleri beni çok kızdırdı. Ortada bir cinayet olduğu su götürmez bir gerçekti. Bunu çözebilmem için de ne türlü zorluklarla karşılaşacağımı şimdiden görebiliyordum.

İki gün boyunca yaptığım daha doğrusu yapmaya çalıştığım soruşturmalardan hiçbir şey elde edememiştim ki sonunda otopsi raporu elime ulaştı raporda Anıl Zahteroğlu’nun yakın mesafeden ateşli silah ile vurularak öldüğü yazıyordu. Bunun yanında gelen başka bir raporda da üç gencin de ellerinde barut atığı olduğu tespit edilmişti. Bu da havaya ateş ettik ifadesi ile örtüşüyordu.

Olay yerine yeniden gitmek istedim. O günkü olay yeri sorumlusu arkadaşı da yanıma alıp, şehirden ne çok uzak ne de çok yakın olan kamp alanına gittim. Anıl’ın öldüğü yerdeki kan izleri hala koyuluğunu koruyordu. Onun dışında her şey normale dönmüştü. Doğa kendine her zaman yenilerdi. Adım adım yeniden gezdim. Ali, havaya üç el ateş ettik demişti ama maalesef iki kovan bulunmuştu. İşte ben o üçüncü kovanın peşindeydim. Olay yeri sorumlusu Özgür ile birlikte zihnimizde çizdiğimiz çemberleri bölüşerek aramaya başladık, iki saat boyunca olay yerinden uzaklaşarak çemberleri genişlettik ama bir şey bulamadık. Olay yerine geri döndüğümüzde güneş tam tepemizdeydi ve yerde bir şey parıl parıl parıldıyordu. Aradığımız kovanı olay yerinde bulmuştuk. Ali yalan söylüyordu. Evet havaya ateş edilmişti. İkisi havaya biri ise toprağa sıkılmıştı ya da sıktırılmıştı. Bulduğumuz delille birlikte merkeze geri döndük. Ben başkomiserime durumu anlattım. Ne yapsak ne etsek çocukları geri alamıyorduk. Sanki Mert’in o dediği karartılar çocukları bizden koruyorlardı.

Mert’in tedavi gördüğü psikiyatri hastanesinin güvenlik şefi, trafikten emekli çok sevdiğim bir abimdi. Şu yaştan sonra başıma iş alıp onun da işini tehlikeye atacaktım ama bu işin başka olur yanı yoktu. Doktor kıyafeti giyip Mert’i yeniden sorgulayacaktım.

Mehmet Abim hiç değişmemişti. Her zamanki babacan tavrıyla;

“Lan oğlum, benim de başımı yakacaksın ama anlattığın olay çok ilginçmiş gerçekten. Ben de aslını merak ettim. Arkadaşlar sana yardımcı olacak, yakalanırsan seni tanımam!” dedi ve döndü arkasını gitti. Beni emanet ettiği arkadaşın elindeki beyaz doktor önlüğünü giydim. Güvenlik görevlisi arkadaş, aradığım kişinin bahçede olduğunu, tek başına bankta oturduğunu söyledi. Bahçeye çıkar çıkmaz uzaktan onu gördüm. Sakince yürüyüp yanına oturdum. Hiç konuşmadan yarım saat oturduk. Bana hiç bakmadı. Tanıdı mı bilmiyorum ama kendi kendine fısır fısır konuşarak sallanmaya başladı. “Uzaydan geldiler, katiller, geldiler aldılar bizi, uzaydan geldiler, Ali tokat attı bana, bizi gemiye aldılar, Anıl gelmem diye tutturdu önce, Ali bana tokat attı, uzaylılara ateş edecekti, bizi aldılar.” Bunları sürekli tekrarlıyordu. “Ali uzaylılara ateş edecekti” cümlesi bir itiraf mıydı acaba? Bu Ali’yi içeri almama yetmeyecekti. Yerimden kalkıp önüne bağdaş kurup oturdum. “Mert dinle beni, Anıl yaşıyor fakat hâlâ uzaylıların elinde. Onu kurtarmamız için o geceyi iyice hatırlaman lazım. Ali o gece silahla Mert’e ateş etti mi? Uzaylılar bunu merak ediyor. Eğer doğruyu öğrenirlerse Anıl’ı serbest bırakacaklar.” Durdu. Gözlerimin içine baktı. Birdenbire titremeye başladı, dişleri birbirine vuruyor, tüm vücudu sarsılıyordu. Ortalık ansızın karışmıştı, doktor hemşire güvenlik hepsi aynı anda yanımıza geldi, o kargaşada bir güvenlik görevlisi beni oradan kaçırdı, öyle kalabalıklardı ki kimse beni fark etmedi. Elim boş çıkmıştım oradan. Ya da öyle sanmıştım. Merkeze döndüğümde kahve yaparken neden birdenbire öyle sarsıldığını düşünüyordum ki telefonum çaldı. Arayan Mehmet Ağabey’di. Bana kızmak için aradığını sanmıştım ama öyle olmadı. Mert’i acil müdahale odasına alıp sakinleştirici verdikleri anda “Anıl’ı ben vurdum, Anıl’ı ben vurdum” diye bağırarak sinir krizine girmiş, sonra da bayılmış. Başkomiserini arayacaklar şimdi, iyi iş çıkartmışsın evlat aferin dedi ve kapattı. Gerçekten de o kapatır kapatmaz başkomiserim aradı ve “Hemen çıkıyoruz ne oldu diye sorma yolda anlatırım” dedi. Öyle olmadı tabii, yolda işin aslını anlatan ben oldum. Mert’in kendine gelmesini bekledik. Bir uzman doktor ve başkomiserimin olduğu bir odada yeniden ifadesi alındı. Mert, geçirdiği sinir krizi sonucu kendine gelmişti. Her şeyi itiraf etti. Ben Anıl’ı Ali öldürdü diye düşünmüştüm ama meğerse o Mert’i korumuş. Mert, silahı incelerken şaka ile namluyu Anıl’a doğrultmuş ve silah ateş almış. Tabii Mert o an şoka girmiş. Birden her yer aydınlandı dediği aslında gece karanlığında silahın ateş almasından mütevellitmiş. Ali akıllısı da olaya farklı bir kaza süsü vermek için silahı Mert’ten kapıp havaya ateş etmiş, sonrasında ise Ali’nin elinde tutuşturup havaya bir kez daha ateş ettirmiş. O sırada krize giren ve saçmalayan Mert’e kendine gelsin diye birkaç kez tokat atmış ama nafile.

Mert, itirafı sonucu yanlışlıkla da olsa cinayet işlediği için, Ali de delilleri kararttığı için hapse gönderildi. Ben ise ilk kez uzayda işlenen bir cinayeti aydınlatmanın haklı gururunu yaşıyordum.