Tedirgin topuklar

04/12/2021 20:21 281

 

Bu coğrafya, farkındalığı yüksek ve duyarlı insanlar için adeta cehennem gibidir. Ya kadınlariçin? Dikenli tellerin üzerinde, topuklu ayakkabılarımızla dimdik yürümeye çalışan kadınlarız biz. Yetişkin olana kadar aile içinde başlarız savaşa. Ailemiz, bizleri dışarıdaki tehlikelere karşı pamuklarasarıp sarmalamaya çalışır. Bizler ise tıpkı kozasını yırtıp uçmaya çalışan kelebeklere benzeriz. Kendimiz uçalım, kendimiz görelim iyiyi kötüyü ve gerekirse düşelim isteriz. Fakat ailemiz kıyamaz bize, bu sebeple başlar çatışmalarımız çocuk yaşta. Büyüyüp belli bir yaşa geldikten sonra hangimiz ailemize hak vermedik ki?

Benim yolumun dikenli tellerle kesiştiği dönem, üniversiteden mezun olduktan sonra başladı. Kadın olduğumu mezun olduktan sonra algılamaya başladım. Öncesinde ailemin biricik kızıydım, üniversite hayatımda ise erkeklerin içinde erkek gibi davranıp davranılan bir mühendislik öğrencisiydim. Mezun olduktan sonra her gencin mutlaka yaşadığı iş bulma telaşına başladığım dönemde, iş görüşmelerine giderken düzgün giyinmem gerektiğinde tanıştım topuklularımla. O gün bugündür ayağımdan çok nadirdir çıkarttığım. Tanıdık ortamlara girdiğimde kulaklara çalınan topuk sesimle anlaşılır geldiğim. Tabii ilk dönemlerde bu kadar rahat olamıyordum çünkü henüz topuklu ayakkabı ile yürümeyi beceremiyordum. Bana kalırsa giydiğim etek, gömlek veya herhangi ciddi bir kıyafeti de yakıştıramıyordum kendime ama herkesin verdiği tek öğüt vardı; “Prezantabl olman lazım kızım!” Prezantabl, Türkçemize son yıllarda giren, aslında girdiği ortama ya da kuruma uygun görülen anlamına gelen ve iş dünyasının aranan bir numaralı özelliği haline gelen, sunulabilir olma durumunu belirten, yeni bir kelimeydi. Ben de ilk o zamanlar iş kadını gibi giyinmeye başlamıştım. Bir kadın inşaat mühendisi olarak, giyinmeye alışık olduğum bol kıyafetler ve ucu demir ayakkabılardan uzaklaşıyor olmak beni huzursuz etse de başvurularımın sonrasında, tek tük çağrıldığım iş görüşmelerine mecburen hiç alışık olmadığım tarzda giyinip gidiyordum. Hiç alışık olmadığım başka tarzlarla da bu iş görüşmelerinde karşılaşıyor, artık korunaklı ve temiz bir dünyayı geride bıraktığımı fark ediyordum. Balık baştan kokar derler, atalarımız. Bütün bu atasözleri boşuna söylenmemiş. Yaptığım iş görüşmelerinde ve yüzleştiğim yaklaşımlarda, nasıl bir ortama giriyor olduğumu az çok anlıyordum artık. Maalesef bir ortama kadın olarak girdiğinizde, ilk önce kadın kimliğiniz girip masaya kuruluyor, sonra eğitiminiz, görgünüz ve kişiliğiniz iştirak ediyor o çoktan masaya kurulmuş olan kadın kimliğinize. Tabii bu sıralama karşı tarafın bakış açısına göre değişiyor.

Üniversiteden mezun olduktan sonra gittiğim ilk iş görüşmesiydi. İş görüşmelerine mutlaka on beş dakika erken gider hem heyecanımı bastırmaya çalışır hem de çalışmaya aday olduğum ilgili firmaya saygımı bu şekilde gösterdiğimi düşünürdüm. O gün de erken gidip bekleme salonunda oturmuş, çağrılmayı bekliyordum. Sağ olsunlar çok fazla bekletmeden almışlardı. Klasikleşen gidişata uyarak önce özgeçmişim üzerinden başladık konuşmaya, sonra benim şirkete ne katabileceğimden, ki bu da aşırı saçma bir sorudur, son olarak da esnek çalışma saatlerine uyup uyamayacağım konuşulmuştu. Her şey güzel gidiyordu ki beni şaşırtan o ilk soru gelmişti sözde müdür bozuntusundan; “Peki gerekirse yani müşterilere gidildiğinde açık giyinmenizde bir sakınca var mı?” Önce yanlış anladım diye düşünmüştüm çünkü ne alaka sinyalleri çalmaya başlamıştı kafamın içinde. “Anlayamadım” dedim açıkça. “Yani göğüs dekoltesi olur, kısa etek olur, giyer misiniz?” Mezun olduğum bölümden yüklenmiş olduğum erkek gibi davranma ve aniden sinirlenme özelliğimi bastırmakta zorlandığım bir an olmuştu benim için. Çünkü önümdeki sehpada duran kalın kristal kül tablasını adamın kafasına fırlatmamak için kendimi zor tutmuştum. Çok sinirlendiğim için o gün oradan nasıl çıktığımı hatırlayamıyorum. Sonraları alıştım tabii. Hatta bu tarz şeylerle karşılaştıktan sonra aileme gülerek anlattığım çok vaka oldu. Maalesef gittiğim iş görüşmelerinde ve hatta çalıştığım kurumlarda bu şekilde psikolojik şiddet görmeye alışır hale gelmiştim. Fiziksel şiddetin açtığı yaraları ya da bıraktığı izleri dışarıdan görmek kolaydır. Çünkü gözle görülür izler bırakır. Ama psikolojik şiddetin açtığı yaraları, kişinin kendisi bile göremez. Anlatması zordur ama yaşaması daha zordur. Sonraki iş görüşmelerime giderken artık mutlaka bir arkadaşımla gidiyor, gelebilecek tehlikelere karşı da yanımda biber gazı taşıyordum. Ne gerek var? Neden bunları yaşıyoruz ki? Çok üzücü. Bir başka iş görüşmesi, çok ünlü bir firmanın satış müdürü ile yapacağım bir görüşmeydi ve bunun için çok heyecanlıydım. Çok gençtim ve tecrübesizdim. Burada işe başlıyor olmak benim için büyük bir şans olurdu. Arayan kişi bizzat satış müdürüydü. Beni cumartesi günü, öğlen saatinde firmanın satış ofisi olarak da kullanılan lüks bir villaya çağırmıştı. Telefonu kapattıktan sonra şaşkınlığımı gizleyememiştim. Yanımdaki arkadaşım ne oldu dercesine gözlerime bakıyordu. “Yarın benimle geliyorsun.” demiştim sadece. Anlamıştı. Ertesi gün verdiği adresteki villaya gittik. O beni arabada bekliyordu ve anlaşmamıza göre kırk dakikaya gelmezsem içeri girecekti. Sizce bu normal mi? Bunları düşünüyor olmak, bu tedbirleri almak? Maalesef bu hale gelmiştik. Her gün haberlerde gördüğümüz olaylar, ölümler, cinayetler, tacizler ve bizzat şahit olduklarımız, yaşadıklarımız… Bu psikolojiyle nefes almaya ve kendi çapımızda önlem alıp paranoyakça yaşamamıza sebep olmuştu. İçeri girip çantamdan danışmaya vermek düşüncesiyle kimliğimi çıkartmıştım ama ne danışma vardı ne de bir tane insan… Ofis mi diye sorsanız evet ofis derdim ama sanki geçici olarak kullanılan bir iş yerine benziyordu. Beni ikinci katın merdiveninin başında satış müdürü karşıladı. “Cumartesi olduğu için kimse yok.” diye belirtti hemen şaşkınlığımı fark edip. Yine içimden kendi kendime olabilir, kötü düşünme, adamın hafta içi vakti yoktur vs. diye geçiriyordum ama böyle büyük bir şirketin de bir insan kaynakları departmanı neden yok diye aklımdan geçirip kurmaya devam ediyordum. Nitekim de kuruntularımda haklı çıktım. Yarım saat süren görüşmemizi adam gözlerime değil, göğüslerime bakarak sürdürmüştü. Yanlış anlamayın, açık giyinmemiştim. Fakat bu, adamın bakış açısını anlamam için yeterli olmuştu. “Biraz düşünüp sizi arayacağız” dedi bana çıkarken. Bu şu anlama mı geliyordu acaba; “Senden daha güzelini bulamazsam seni ararız.” Nitekim aradılar da…Hatta tecrübesiz biri için beklenenden çok daha fazla bir maaş da teklif ettiler. Fakat kabul etmedim. Kabul etmediğim için de telefonda aşağılandığımı da söylemek isterim.

Bir başka iş görüşmesinde ise, buna çok güleceksiniz, bana; “Buraya geldiğinizden babanızın haberi var mı?” diye sordular. Bir an duraksadım acaba inşaat firması diye başka bir firmaya mı geldim diye. “Elbette var neden sordunuz?” dedim. Benim huyumdur sorarım, siz şuraya babanızın telefonunu yazın yine de.” demişti ve gerçekten ben binadan çıkıp daha babamı arayıp nasıl geçtiğini anlatmaya fırsat bulamadan babamı arayıp kendisine danışmışlardı. Hiç anlamadığım ve hiçbir zaman da anlayamayacağım bir hareketti bu. Neticede babam burada çalışmama izin vermemiş, sayfa kapanmıştı. İş arayışım devam ediyor, gittiğim bazı normal yerlerin olumlu geri dönmesi için dua ediyordum. Neticede bir sabah, çok istediğim ve iş görüşmemin de olumlu geçtiğini inandığım şirketten son görüşmeyi yapmak için aranmıştım. Son görüşme için çağrılmak demek aslında sizi işe aldık, geriye ücret pazarlığı kaldı demekti. Nitekim ücrette anlaşıp işe alınmıştım. Ben de ailem de çok sevinmiştik. İş arama maratonum, istediğim bir yerde, kurumsal olma yolunda emin adımlarla yürüyen bir şirkette son bulmuştu. İnsan kaynakları ile yaptığım görüşme sonrası bağlı olacağım müdürün odasına da uğradım. Kapı önünde hoşbeşten sonra laf arasında bana; “Ehliyetinin var olduğu yazıyordu özgeçmişinde ama aktif kullanıyorsun değil mi?” diye sordu. Ben de“Evet ama otomatik kullanabiliyorum sadece, sorun yaratır mı?” diye sordum. “Olmaz, sana bir hafta, düz vitesi öğren öyle gel.” diye söyleyince, ben bir hafta boyunca her gün arkadaşımın düz vites arabasıyla çalışıp yeniden pratiklik kazanmıştım. Ehliyet sınavı sonrası hep otomatik araba kullandığım için düz vitesli araba kullanmayı unutmuştum. Bir hafta sonra işe başladığımda her anlamda hazırdım. Hazır olduğumu sanıyordum en azından. Şirketteki arabaların hepsinin otomatik vites olduğunu öğrenince, tuvalette gözlerim ve burnum kızarana kadar ağlayıp pek de hazır olmadığımı anlamıştım. Mücadele yeni başlıyordu. İş görüşmelerindeki yaşadıklarım sadece fragmandı. Müdürüm beni kandırmış hatta belki de sonra herkese anlatıp dalga bile geçmişti. Alışacaktım. Zor olacaktı ama bir gün tüm bu aşağılanmalara ya da kötü gözle bakılıp yıpratılma çalışmalarına göğüs gerebilecek güçte olacaktım. Bir hafta sonra müdürüm, beni şehrin en büyük sanayisine götürüp elime sıkıştırdığı ürün listesiyle bırakıp şirkete dönmüştü. Sanayinin ortasında, elimde fiyat araştırması yapmam istenen sarf malzeme listesiyle kalakalmıştım. Gaza basarken; “Hadi bakalım, göster kendini, fiyatları topla akşam üstü şirkette buluşuruz.” demişti. Elimdeki listeyle tek tek minik minik dükkanları gezmeye başlamıştım. Kimi beni ciddiye almıyor, kimi uzaydan gelmişim gibi bakıyor kimi de dalga geçiyordu. Üç saatin sonunda elimde dört beş farklı fiyat listesi olmuştu ama çok zorlanmıştım. Ayrıca verdikleri bilginin doğruluğundan da şüpheliydim. Biraz daha gezmem gerekiyordu. Başka bir dükkânı gözüme kestirip içeri girdim.

  • Merhaba, elimdeki sarf malzeme listesinin fiyat araştırmasını yapıyorum. Bana fiyatlarınızla ilgili bilgi verebilir misiniz?
  • Sen bana karşılığında ne vereceksin?

Soruyu duymasam, sağır olsam, adamın yüz ifadesinden anlardım ne demek istediğini. Ama kulağım da duydu, gözüm de gördü. Elimde şirket logolu kalemim vardı; “Kalem vereyim.” deyiverdim. Dükkândan çıkarken adamın kahkahası kulaklarımda, sanayide belki de tüm dünyada yankılanıyordu sanki. Mesai bitmeden yetişmiştim şirkete. Benim müdür, patronla toplantı odasındaydı. İçeri dalıp; “Beni bir daha sanayide yalnız başıma bırakırsanız istifa ederim!” diye bağırmışım o sinirle. Pis pis sırıtışıyla baktı uzun uzun yüzüme.Kendime gelmeye başladığımda, önüme konan suyu yudumlarken konuşmaya başlamıştı sevgili müdürüm. Alışmam lazımmış böyle şeylere, sektör böyleymiş, beni bilerek bırakmış, burası bir okulmuş ve ben de ilk sınavdan başarıyla geçmişim. Evet alışmıştım, evet yıllar içinde burnum çok sürtülmüştü. Erkek egemen bir sektörde, kendimi kabul ettirmek ve saygı duyulmasını sağlamak kolay olmamıştı. Sözlü ya da davranışsal bir sürü tacize maruz kalmıştım. Zaman içerisinde bunları geri püskürtmeyi, bu sırada da işi baltalamamayı öğrendim. Çaylak olarak girdiğim iş yerinde şu an sektörde parmakla gösterilen biri oldum. Fakat bu hiç kolay değildi. Tüm bunlara rağmen ben şanslı olan taraftaydım hep. Fiziksel bir tacize ya da şiddete uğramadım ama inanın ki psikolojik şiddet de en az fiziksel şiddet kadar iz bırakıyor. Sadece istediğimize gösterip paylaşabiliyoruz ama yarası çok derinde hep saklı kalıyor. Ne zaman birisi o yaraya dokunsa, sızlamaya devam ediyor.