SOSYAL BİLİMLER, TARİH VE EKONOMİ

14/02/2020 03:33 1104

 

Bugün, şimdiye kadar hiç yapmadığım bir konuyu anlatarak yazıma başlamak istiyorum.

20 yıl televizyon programcılığı yaptım ve 27 yıldır gazete köşe yazarlığı yapıyorum. Bu kadar uzun yıllar içerisinde, kendi meslek ve iş hayatımdan bahsetmedim. Bugün, bu anlayışımı geçici bir süreliğine askıya alarak yazımı yazacağım.

ODTÜ Ekonomi Bölümünde okurken, 1977-78 yılında o zaman Computer denen Bilgisayar'ı gördüm ve bir karar verdim: Üniversitenin imkânından faydalanarak Bilgisayar Yazılımcısı olacağım, profesyonel mesleğim bu olacak ve Ekonomi Bölümü ile de Sosyal hayatımı yürüteceğim! Öyle de oldu. Bir süre sonra, bir ilâve ile bu düşüncemi güçlendirdim. Ekonomi eğitimimi Hukuk ve Tarih ile de tamamlayarak Sosyal Bilimler'in temel alt disiplinlerine vakıf olacağım düşüncesine girdim ve bunları da gerçekleştirdim. Hatta, Hukuk ve özellikle Tarih Eğitimi alırken, Felsefe'nin önemini daha iyi gördüğüm için bugün de o disiplinin eğitimini almaktayım. Düşünceme göre geriye, Sosyal Bilimler'in Temel Alt Dallarından Teoloji(İlahiyat) kaldı, onu da tamamlamak istiyorum. Gerçi, 5 yaşında gönderildiğim Kuran Kursu'nda 12 yıl bulundum ve Kuran'ı büyük ölçüde ezberlettirildim, ama, İlahiyat anlamında bir tek kelime anlatmadılar ve öğretmediler. Bu durum, ayrı bir konu.

Bunları ne için anlattım? Herhalde, kişisel bilgileri anlatıp kendimi tatmin etmek için olmadığını beni tanıyanlar takdir ederler.

Biz Türk Milleti olarak Askerî ve Siyasî Tarihe çok meraklıyız. Elbette, bu iki tarih konusu çok, çok önemlidir. Ancak, Sosyal Olaylar, sadece bu konular ile anlatılamaz ve tam olarak da anlaşılamaz. Sosyal Olayları tam olarak anlayıp kavrayabilmek, değerlendirmelerden doğru ve akla yakın sonuçlar elde edebilmek için Yaşanmış Olayların bütün yönleriyle görülebilmesi gerektir. Bu mümkün mü? Ya da herkes bunu yapabilir mi? Hatta, şu sorulabilir: Sadece Tarih veya Hukuk veya Ekonomi veya Felsefe Eğitimi almış bir kişi ne yapsın, konusu ile ilgili görüş bildirmesin mi?

Bu soruya cevabım, elbette, olumsuz olamaz. Her bir Alt Disiplin sahipleri ve uzmanları kendi alanlarıyla ilgili görüş bildirmelidir, buna ihtiyacımız var. Ancak, benim söylediğim şudur: DİĞER SOSYAL BİLİM DALLARI İLE DOLDURULAN YAŞANMIŞLIKLAR ÇOK DAHA İYİ ANLAŞILIR VE DOĞRUYA ÇOK DAHA YAKIN OLUR.

Bu kadar uzun bir giriş yapmamın temel nedenlerinden biri bugün anlatacağım konudur.

15. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Avrupa Devletleri, Ortaçağ'ın o ağır rezaletlerinden, bunalımlarından, insanlık dışı yaşanmışlıklarından çıkabilmek için kıpırdanmaya ve arayışa girmeye başlamıştır. Bu durum, önce Rönesans ve Reform adı verilen yeni bir sürece dönüşmüştür. Bu süreçte Kilise'nin akıl almaz baskısını kırma girişimleri başlamıştır. Çünkü, Avrupa Devletleri yaşadıkları kepazeliklerin gerisinde Kilise'nin kaldırılamaz baskısı olduğu inancına sahip olmaya başlamışlardır. Bu arayış ve kıpırdanmalar, ikinci bir konuyu gündeme getirmiştir: Ekonomi, sefalet. O dönemde, Kara Ticaret Yolları tamamen Türklerin elindedir. Öyle ki, Türkler kendi aralarında bu Ticaret zenginliği için dövüşmektedirler. Yani, Avrupa Devletleri, yeni bir yol, yeni bir çözüm bulmazlar ise, Rönesans, Reform girişimlerinden istedikleri sonucu alamayabilirler. Bunun üzerine, Portekiz ve İspanya girişime geçmişler ve o dönemin şartları gereği, Kara Ticaret Yollarına karşılık olarak Deniz Yolları'nı zorlamaya başlamışlardır. Tek amaçları vardır: Deniz'den Asya'ya, özellikle Hindistan'a ulaşmak. Asırlardan beri, ezberimize yerleştirilen, "Amerika Kıtası tesadüfen bulundu" sözlerinin ne demek olduğu şimdi daha iyi anlaşılmıştır diye düşünüyorum.

Nitekim, 15. yüzyılın sonlarında, Afrika'nın Ümit Burnu keşfedilerek, Asya'ya, Hindistan'a varılmıştır. Tam ifadesiyle, Avrupa, olağanüstü ümit dolu asırlarının başladığını hissetmiştir.

Peki, biz Türkler aynı dönemde ne durumdayız? O dönemin en güçlü Türk Devleti Osmanlı'dır. Yine çok güçlü Mısır'da Memlukler vardır. Bir de Şah İsmail'in kurduğu ve kısa sürede çok güçlendirdiği, hatta Hindistan'a bile göz koyduğu Devleti, Safevi Devleti vardır.

Türk Devletleri arasında Karayolu Ticaret Ağı'nın paylaşımı önemsiz bir konu mudur?

Şah İsmail'in dedesi Şeyh Cüneyt Sünnidir.

500 yıldan beri Batı Türklüğünü meşgul eden ve üzen Sünni-Şii kavgası gibi gösterilen konuda bir de, Ekonomik imkânlara kavuşmak adına İktidar Mücadelesi diye baksak yanlış mı yapmış oluruz?

Osmanlı-Safevî mücadelesi madem Sünni-Şii temelli bir mücadele idi de, peki, Osmanlı-Memlûkler mücadelesi neden oldu? Memlûklerin, Avrupa Devletleri'nin Ümit Burnu'nu geçmelerine engel olamamaları çok önemli bir neden olamaz mı?

TARİH, YANİ, YAŞANMIŞLIK, SOSYAL BİLİMLERİN BÜTÜN ALT DALLARI İLE DÜŞÜNÜLEREK DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE MÜMKÜN OLAN EN DOĞRU SONUCA ULAŞABİLİRİZ.