SİYASETİN ÖNCELİĞİ

06/08/2021 23:14 312

 

Günümüz de siyaset ve yaşam adeta iç içe geçmiş vaziyettedir. Siyasetsiz bir yaşam düşünülebilir mi? Elbette ki hayır… Yeryüzünde gelmiş, geçmiş tüm devlet yönetim sistemlerinde siyaset vardır. Siyaset nasıl olmalıdır? Bir çözüm sistemi olarak halka mı hizmet etmeli? Yoksa, iktidarı elde eden, muktedirlere mi? İşte bu noktada,

Ünlü Fransız düşünür ve felsefecisi, JacquesRancière ye dönüyoruz. , Düşünür, kendi düşüncesinde ‘Siyasal Olanın Önceliğine’ şöyle bir yaklaşım geliştirmektedir.

Siyasetin polis arayışı karşısında, siyasal olanı uyuşmazlık ve çatışma üzerinden kurmakta ve (liberal/temsili) demokratik pratikleri aşarak, yeni bir demokrasi anlayışı geliştirmektedir. Düşüncesinin en önemli ayaklarından biri, bir düzeni ifade eden polis (police) olarak siyasetten (politics) uyuşmazlık ve eşitlik önkoşullu siyasal olana (political) geçişte, demokratik mücadelenin önemini ortaya koymaktır. Demokrasi ile siyaset arasındaki bağı, bilinen kavramların ötesinde yeniden tanımlayan Ranciere, siyasal-siyaset ve siyasa arasındaki ilişkiyi sorgulamamızı sağlıyor.Ranciere’in demokrasiyi siyasal ilişkilerin temeline yerleştirerek açtığı yeni güzergah, yerleşik demokrasinin krizlerine üretilmiş felsefi cevaplardır. Ranciere açısından demokrasi, bir düzenin değil düzensizliğin ve siyasal öznelliğin eyleminin ismidir. Anahtar Sözcükler JacquesRanciere, Siyasal Kavramı, Siyasal Kuram, Demokratik Siyaset, Demokrasi Kuramı. Kaygı Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi Uludağ UniversityFaculty of ArtsandSciencesJournal of Philosophy Sayı 24 / Issue 24│Bahar 2015 / Spring 2015 ISSN: 1303-4251 Rancière Düşüncesinde Siyasal Olanın Önceliği, 52 2015/24 Giriş Temsil mekanizmasına dayanan liberal demokrasilerin girdiği çıkmaz, 20. yüzyıldan kalan mirasla yeni yüzyılın başında da siyaset felsefesinin ana konularından biridir. 1970’lerden bu yana liberal demokrasiye dair eleştiriler yükselirken, demokrasi kavramının yeni sıfatlarla birlikte düşünüldüğü görülmektedir. Bugün çağdaş siyasal teorinin çıkış yolu aradığı demokrasi krizi, demokrasinin ne anlama geldiği sorusuyla birlikte siyasetin de yeniden düşünülmesini sağlamaktadır. Basitçe bir karar verme mekanizmasına ve prosedürlere sıkıştırılan, diğer bir deyişle, siyasa (policy) boyutu öne çıkarılan siyasetin, aslolarak siyasal boyutunun (political) yani tartışma, uyuşmazlık ve çekişmeye dayalı öncüllerinin görmezden gelindiği söylenebilir. Siyaseti bir mekanizma gibi algılayan bu düşünce, Soğuk Savaş sonrası döneme damga vurmuştur. Neoliberal ekonomik düzenin istikrarı adına, siyasal olanın unutulması meşrulaştırılmaktadır. Demokrasi bir yandan övülürken, bir yandan da sınırları belirli bir siyasetin içine motif olarak yerleştirilmektedir. Bu sınırların dışına çıkmak adına siyaset felsefesi, demokrasi sorgusunu önemli derecede artırmıştır. 20. yüzyılın başında, demokrasiye geçiş bir zorunluluk olarak belirirken, geçen sürede, demokrasinin tek başına bir anlam ifade etmediği görülmüştür. Bu süreçte liberal, halkçı, sosyalist ya da daha yakın zamandaki arayışlardan katılımcı, müzakereci, radikal gibi sıfatlarla demokrasiyi anlamlandırmak için kullanılmıştır. Bugün gelinen noktada, küresel sermaye akışlarının belirlediği ekonomik sistemin güdümünde; bireysel ve kitlesel özgürlüğü, siyasal aidiyetleri temellendirmekten uzaklaşan demokrasinin, bu sıfatların ötesinde yeni bir tanımlamaya muhtaç olduğu ortadadır. Bireyin, halkın ve rasyonel düşüncenin tanımlanmış biçimlerinin ötesine geçmek, daha önce deneyimlenmiş yolların dışında bir güzergah geliştirmek için kavramların üzerine gitmek gereklidir. Bireyin sadece seçim ve kısmen de sivil toplum kuruluşları aracılığıyla konuşabildiği dar bir siyasal anlayışa dayanan liberal teorinin ötesine geçmek ve bununla birlikte ona koşut olan Marksizm’in analizlerinin de yenilenmesi bu noktada atılan ilk adımlardan olmuştur. Devamında, küreselleşme ve ona karşıt olarak gerçekleşen toplumsal hareketler, yeni demokrasi ve siyaset arayışlarının yolunu belirginleştirmiştir. Bu pratik arayışlarla birlikte, siyasetin yeniden tanımlanması için felsefi geleneğin de köklü biçimde eleştirilmesi ve var olan dayanak noktalarının yerinden edilmesi gereklidir. Özellikle Fransız düşüncesinde bu arayışın canlı biçimde devam ettiği görülebilir. Devrimci Fransız geleneğinin 21. yüzyılda da yaşadığını söylemek mümkündür. Deleuze, Balibar, Badiou, Nancy, Ranciere gibi isimler farklı noktalardan siyasal teorinin yenilenmesini sağlarken, somut olarak da demokrasinin işlemez doğasını eleştirmektedirler. Bu süreçte söz konusu düşünürler yeni bir siyasetin anahtar kelimelerini de türetirler. Kavramları alışılmış yerinden edip yeniden ele alan ve yorumlayan bu düşünürlerin çabalarını, reel siyasetle eşleştirmek her zaman mümkün olmaz. Ancak farklı bir bakış açısını türetmek adına kavramların, dönemin genel geçer kabullerinin ötesine taşınması zorunludur. Pratik, bu yeni kavramlardan türeyecektir.

SON SÖZ :’’ İNSANIN HUZUR VE MUTLULUĞU İÇİN, YENİLİKLER SONSUZDUR.’’