REKTÖR ATAMALARI ve LİYAKAT

08/01/2021 05:44 549

 

Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi… Ülkemizin en köklü, en tanınmış ve en çok tercih edilen üniversitelerinin başında gelmektedir…1980 İhtilalinin ürünü olan YÖK, Üniversiteleri adeta deney laboratuvarına dön derdi. Üniversiteler ilimden, bilimsel çalışmalardan, teknoloji geliştirip devletin emrine sunmaktan uzakta, adeta siyasetin ve iktidarların dama taşı durumuna düşmüş vaziyetteler. Oysa bir ülkenin geleceği, kalkınması ve refah düzeyini artırması, üniversitelerin kaliteli ve yüksek nitelikli eğitim vererek, bilgili gençler yetiştirmesi ile doğru orantılıdır. Siz ne kadar iyi eğitim verirseniz, ülkenin yarınlarına da o kadar  faydalı iş yapmış olursunuz. Şurası bir gerçek ki; Kalkınmış, refah düzeyi yüksek ülkelerin üniversiteleri, bu sorumluluk bilinci içinde, yarınlara yüksek vasıflı insan yetiştirmektedir. Çünkü her şeyin kökü, İnsan kaynağıdır. Eğer insan kaynağınız yeterli eğitime, yeterli bilgi ve donanıma sahip değilse, geleceğiniz aydınlık olamaz…Bu gün Japonya, Hindistan, Güney Kore gibi ülkelerin, bu günkü refah düzeyine ulaşmaları, yoğun şekilde Avrupa ve ABD ‘YE öğrenci göndererek, iyi yetişmiş insan gücüyle, kalkınma hamlesini sürdürmüş olmaları sayesinde olmuştur. Bilhassa, Japonya ve Güney Kore bunu mükemmel başarmış iki ülkedir. Göreceli olarak Hindistan’ da bundan payını almıştır. Konu ne olursa olsun, mutlak surette işi bilen, işin gerektirdiği donanıma sahip, bilgili insanlarla , deneyimli insanlarla işler yapılmalıdır. Bu kalkınmış ve gelişmiş ülkelerde böyledir. Peki, biz de durum nedir? Şimdi ona bir göz atalım…

1981 yılında 2547 sayılı yasa ile ihdas edilmiş olan Yüksek Öğretim Kanunu Profesör İhsan Doğramacı’nın şefaati ile Türkiye’de yükseköğretim kurumu kavramı ve olgusunun köküne kibrit suyu dökülmüştür. Bu habis yürüyüşte yükseköğretim kurumları nicel olarak artırılıp nitel olarak erimeye mahkûm edilmiştir. Bu amaçla farklı işlevleri olan akademi ve yüksekokullardan müzisyen ya da ressam vs, gibi değerli sanatçı yetiştiren kurumlar da ilgisizce üniversite yapıldı ve sanatla ya da müzikle uğraşan insanlara, adeta tenzil-i rütbe muamelesi yapılarak, doçent veya profesörlük unvanları bahşedildi. Söz konusu kurumlarda yönetim biçimi aşağıdan yukarıya demokratik sistemden, yukarıdan aşağıya emir-kumanda zinciri sistemine dönüştürüldü. Böylece bir kalıba sokulan yükseköğretim kurumları, bütçe kısıtlaması altında piyasa ile ilişkiye itildi. Bu güne benzercesine yasa ile görevden almalar da bünyeyi iyice yıprattı. Özal-Doğramacı ortaklığının ülkemiz akademisine bu muazzam armağanı giderek şiddetlendi ve siyasinin adeta keyif malzemesi haline geldi. Gömlekte ilk düğmeyi yanlış iliklemekle başlayan sürecin, siyasilerin elinde zaten düzeltilme olanağı yoktu. Bugün, bu fecaatin son sahnesini yaşamaktayız. Yeni atanan Boğaziçi rektörü doğru söylemiş; hepimiz aynı gemideyiz de, keşke bu zat geminin batırılmasında verilen aktif görevi, siyasetin akademiye karıştırılmaması gerektiği bilinciyle geri çevirme cesaretini gösterebilseydi!

Akademinin bu hale gelmesinde akademinin de kabahati az değildir. Geçmişte her akademik yılın açılışında bir siyasi, tercihan yüksek rütbeli kişi açılışa çağırılırdı. Bu durum bazılarımızı o kadar rahatsız ederdi ki, tantanalı açılış programına katılmazdık. Ama öğretim üyeleri maalesef hazır ve nazırdılar! Siyasetle bu kadar iç içe olunursa, onlar da görevden vazife çıkarmada kendilerini haklı görebilecek pişkinliğe ulaşırlardı.

AKADEMİ DÜNYASINA TEPEDEN ATAMA YAPILMAZ

Akademi her türlü baskı gruplarından uzak durmalıdır. Siyaset başta olmak üzere, sermaye, dinsel çevreler ve benzeri baskı grupları akademiye sızmamalı, akademi de kendisini bu bakımdan korumalıdır. Ancak, akademi o kadar da yansız değildir. Uygulanan ekonomik sistem ve ülkenin gelişmişlik düzeyi akademiyi sosyolojik olarak baskı altına alır ve dolaylı yoldan kendi ideolojisini yayma aracı işlevini yükler. Günümüzün ekonomi, sosyoloji vb sosyal bölümleri başat sermaye hâkimiyetindedir ve bilimsel görüntüde sermayenin çıkarlarını genç dimağlara zerk etmektedir. Akademi o kadar sermaye ile iç içedir ki, üniversite hocalığını kaymaklı gelir hesabıyla patrona hizmete satan eleman da bugün olduğu gibi akademiyi siyasete ve sermayeye yanaştırma niteliksizliğini maalesef gösterebilmektedir. Bu nedenledir ki, söz konusu anlı şanlı fakülteler ve Nobel ödüllü akademisyenler ne krizleri öngörebilmekte, ne küresel yoksullaşmayı dürüstçe açıklayarak sermayenin önüne çıkabilmekte, ne de çölleşen dünyamızın kapitalizmin eseri olduğunu insanlara anlatma cesaretini kendisinde görebilmektedir.

11 Ocak Pazartesi günü devam edeceğiz…