Reenkarnasyon Çocukları

12/06/2021 23:48 406

Ev kalabalıktı. Bizim evimizin kapısı sonuna kadar ya düğün varken açık olurdu ya da cenaze varken. Bugün cenazemiz vardı. Babam ölmüştü. Yetişememiştim cenazeye. İstanbul’dan Adana’ya nereden baksan yol on beş saat sürüyordu. Ne diye gitmiştim ki zaten? Okumak çok mu şarttı? Babam din hocasıydı. Babadan oğula geçerdi bizde hocalık. Doktor çıkacağıma hoca olurdum hiç zahmet vermeden. Ne diye gittim ki taşı toprağı altın dedikleri İstanbul’a? Bak yetişemedim cenazeye işte!

Kocaman bir bahçesi vardır evimizin. Pazar günleri, amcamlar, halamlar, kuzenler hepimiz bu bahçede toplanırız. Tencere tencere yaprak sarmalar, dolmalar konulur masaya. Hepsi de bol salçalı ve yağlı olur. Bazen de mangal yakılır, etler cızırdayarak, yağlarını kor ateşe akıta akıta pişer dumanlar arasında. Kapımız herkese açıktır. Herkes bilir ki bu ev, derdi olanın derdini çözer, aç olanın da karnını doyurur.

Bahçemizin her köşesini ezbere bilirim. Bizimle büyüyen çiçekler, ağaçlar, bayramda kesilen koyunların derisini yüzmek için asıldığı ve yıllar içinde eğrilen o ağaç…

Bu bahçeden kalkar tüm sülalenin cenazesi. Hepsi, ruhlarını bahçeye bırakır. Tuvaletimiz evin dışında, bahçededir. Gece gitmeye korkar altımıza yapardık kardeşlerimle. Sabah da annemizden yerdik dayağı. Haklıydı kadın.

Kardeşim geceleri ruhlarla konuştuğunu söylerdi. Korkardım kardeşimden. İkinci hayatımı yaşıyorum ben derdi. İlk hayatında ismi Yaman’mış. Yaşadığı evi anlatırdı konuşmaya başladığından beri. Deli manyak! Amcam bir gün üşenmedi, aldı bu manyağı yanına, kalktı o anlattığı şehre gitti. Tek tek gösterdi bizim ruh hastası yaşadığı yerleri, bakkalı, ayı oynatan adamın evini, ayıyı! Ayı yerinde yoktu tabii. Gömmüşler on sene önce. Mahalle arasında oynarken araba çarpmış.

Dönüşte amcam, olanları babamlara anlatınca, kardeşim için kurbanlar kesildi, dualar okundu. Bizim bölgede reenkarnasyona çok inanılır. Hemen hemen her ailede böyle bir hikâye vardır. Aşağı mahallede biri vurulur, yukarı mahallede o an bir çocuk o kurşunun açtığı yara izi ile doğar. Mahalle arası sohbetlerde; “Ben önceki hayatımda…” diye başlayan cümleler duymak, bizler için gayet sıradandır. Bazen ben bile yalnız kaldığımda oturur düşünürüm, acaba zihnimin derinliklerinde su yüzüne çıkmayı bekleyen, henüz hatırlayamadığım, önceki hayatıma ait hatıralar var mı diye. Düşündüğümle kalırım tabii fakat ben ne zaman ellerime baksam, orada beni çeken bir şey görürüm. Yaşanmışlıkların verdiği izlerin hüznü de olabilir bu ama sanki ellerim bana her zaman bir şey anlatmaya çalışır.

Üçüncü gündü cenaze evinde. Sabah erken saatlerde, kapımız alacaklılar gelmiş gibi çalınmaya başladı. Heyecanla,üç tane komşu arka arkaya giriverdi içeriye. Babamı görmüşler rüyalarında. Beni buraya gömün demiş hepsine. Üçü de aynı rüyayı görmüş. Sabahı zor etmişler. Gelip gösterdiler rüyalarında gördükleri yeri. Avluda, komşularımızın evi ile bizim evin tam ortasında. Babamızı gömdük artık çok geç dedik. Biz bilmeyiz bizim rüyamıza öyle geldi dediler. Bıraksak, gidip adamcağızı mezardan çıkartıp,i getirip yeniden gömecekler rüyalarında gördükleri yere.

Amcamlar oturdu düşündü taşındı. Bana da sordular, okumuş adamım ya…

  • Ne yapalım Fikret ne dersin?
  • Ne deyim amca? Ben pek inanmam böyle işlere ama en iyisini siz bilirsiniz.

Saatlerce düşünüp taşındılar ve benim konu artık kapansın diye ortaya attığım fikirde karar kıldılar. “Burayı türbe yapalım. Babamın türbesi olsun, belki ruhu böyle rahat eder.”

Herkes onay verdi bu fikre. Komşular tüm masrafları üstlendiler. Ertesi gün ilk kazma vurulacaktı. İçinde, türbe olmasını gerektirecek kişi olmadan yapılan bir türbe olacaktı bizimkisi. Yıllar sonra bizler bu dünyadan göçtükten sonra, hâlâ bu türbeye insanlar gelip, dua etmeye devam edeceklerdi belki de. Gün gelip, türbenin boş olduğunu öğrenince, aynı insanlar yedi sülalemize küfürler edip bizi mezarımızda dört döndüreceklerdi. Ben bu düşünceleri sadece kendime sakladım tabii.

Cenazenin dördüncü günüydü. Tek tük gelen misafirlerle birlikte bahçede oturuyorduk. Bir baba ve oğul gelmişti ziyarete. Adam, babamın nasıl iyi bir hoca, nasıl yüce bir insan olduğunu anlatıyordu. Oğlu da elinde bir dalla toprağı kazıp oynuyordu. Henüz bir ya da iki yaşındaydı. Henüz konuşamıyor diye hayıflanmıştı babası sohbetin içinde. Laf lafı açtı adamın gözü bana takıldı. “Sen nasılsın Fikret mektep nasıl gidiyor?” dedi. O an çocuk elindeki dalı yere fırlatıp gözünü bana dikti.

“Fikret! Fikret, niye gelmedi beni uğurlamaya?”dedi.

Herkes şoka girmişti. Babası; “Ne dedin lan sen?” dedi. “Konuşmayı bilmiyor bu nasıl konuştu,Bismillahirahmanirahim” diye ayağa fırlarken, çocuk; “Beni Yaman çağırıyor, ben gidiyorum” dedi ve çığlık çığlığa koşmaya başladı. Ev bir anda karıştı, biz çocuğun peşinden koşarken, ağıt yakmaya yer arayan kadınlar dövünmeye başladı. Çocuğu, türbe yapılacak yerde kıvrılıp yatarken bulduk.

O gün oraya o türbe yapıldı. Çocuk dört yaşına kadar bir daha konuşmadı ve o gün yaşananlar orada bulunanların zihnine bir daha hiç açılmamak üzere mühürlendi. Ta ki yıllar sonra o çocuk, Yaman ile kapımıza ikinci kez gelene kadar…