Onu bir de insan olarak düşünün (1)

21/05/2020 23:12 619

 

Bundan önceki bir yazımda “Atatürk’ü bir de Elif’ten dinleyin” demiş ve onun ağzından anlatmıştım.

Okurlarımın hoşuna gitmiş.

Bir sürü tebrik aldım.

Bu gün de; Atatürk’ü;  Özel İzmir Tevfik Fikret Okulu  9/B sınıfından (Hüma D, Ahmet G ve Ege D.)nin anlatımından sizlere aktaracağım.

Pazartesi ve Perşembe günlerinde yayınlanacak olan yazıyı lütfen takip edin.

***

Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize…

Düşmanları nasıl  yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden  zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de usuna mal ettiğini, Dünya’ya hükmeden kararlı bir devlet adamı oluğunu anlattılar.

Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı.

 O bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.

Atatürk’ü bir “kahraman” olarak değil de, bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç?

Oysa o, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir insandı.

O da bizim gibi, banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, hatta ağlayan, gülen, üzülen ve de seven biriydi.

Herkes gibi onun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.

Renkliliği olan bir kişiliğe sahipti.

Askerleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi  olan, bağdaş kuran, sade bir vatandaştı.

Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi.

Karnıyarığı, kuru fasulyeli pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.

Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a ‘borç çorbası’, Vefa’ya ‘Boza’ içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven özgür ruhlu bir entellektüeldi.

Gramofonu baş ucundan ayırmayan, vals ve tango’ya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı.

Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tay’ın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen, bu nedenle de o yıların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4.80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.

Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.

Ona “Sarı Paşa” derlerdi.

Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel  yaşamında çok duygusaldı.

Belki de, küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı.

Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi hiçbir zaman unutamadı.

Başka aşklar da yaşadı…

Ona neredeyse dönemin bütün kadınları aşıktı.

Kadınlar; gazetelerden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı.

Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’te yayınlanan bir dergiden, paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu.

Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’e göstermişti.

Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i fazlasıyla duygulandırmıştı.

O genç kızar için, düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü, çok yakışıklı bir asker, düşlere giren  bir masal kahramanıydı.

Atatürk, tüm insanlara değer verirdi.

Ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı.

Kadını kadın olarak değil de, Avrupalılar gibi insan olarak görürdü.

Onların eğitimini önemli bulurdu.

(Devam Edecek)