Nergis Kokusu

23/01/2021 13:38 902

“Nergis seviyordu komiserim. Mevsimi gelince başımın etini yerdi. İki günde bir bana nergis getir bana nergis getir derdi. O gün de evimizin olduğu sokağa döndüğümde aklıma geldi. Geri dönüp parkın karşısındaki çiçekçiden dört tane nergis aldım. Arabamı park ettim. Yukarı çıkıp zili çaldım. Açmadı. En son, saat dörtte konuşmuştuk. Yemek yapıyordu. Ne mi? Etli nohut komiserim. Anahtarımı çıkarıp kapıyı açtım. Ev sessizdi. Karanlıktı. Leyla yoktu. Hemen telefonumu çıkarıp aradım. Çalan telefonun sesiyle irkildim komiserim. Efendim komiserim? Hayır kapatmadım. Telefonum kulağımda çalan zil sesinin olduğu yere doğru lambaları teker teker aça aça ilerledim. Banyodan geliyordu ses. Kapıyı yavaşça açtım, derin bir nefes aldım. Ne mi görmeyi umuyordum? Hayır bir şey değil komiserim, bayılıp kalmış mı diye korktum. Fakat orada yoktu. Evin tüm lambaları yanar halde, elimde iki telefonla kalakalmıştım. Leyla’mı bulun bana komiserim.”

Leyla Saydam kaybolalı bir yıl olmuştu. Ailesi aramaktan vazgeçmiş, artık öldüğünü kabullenmişlerdi. Ölmediyse de kendisini bırakıp giden bir kadını istemediğini söylemişti eşi son görüşmemizde. Kendisini bir daha aramamı da eklemişti telefonu kapatırken. Komiser Feridun olarak çözemediğim ilk vaka olmuştu. Dosya rafa kaldırılsa da benim aklımda hiç çıkmıyordu. Dosyanın üzerinden defalarca geçmiştim. Leyla Saydam evinden saat 16:30 sularında çıkmış(görgü tanığı komşunun ifadesi), 16:45’te ise evinden beş cadde ileride park halindeki siyah bir binek aracın yolcu koltuğuna binmiş ve mobese kayıtlarında bir yerden sonra izini kaybettirmişti. Aracın plakasını tespit edebilmiştik elbet. Araç sahibi, arabasının o gün o saatlerde yeğeninde olduğunu belirtmiş, yeğen ile yaptığımız görüşmede ise, Leyla Saydam ile eski arkadaş olduklarını, evlendikten sonra da bağlarının hiç kopmadığını, kayıp kadının kendisini arayıp Polonezköy civarında bir yere bırakmasını rica ettiğini belirtmişti. Leyla Saydam’ı bıraktığı bölgeyi alt üst etmiş, izine hiç rastlayamamıştık. Kadın, yer yarılıp içine girmişti adeta. Ya da birisi onu öldürüp gerçekten yerin altına gömmüştü. O dönem eşinin, arkadaşlarının ve kendisinin tüm telefon kayıtları ortaya dökmüş ama bir netice alamamıştık. Devlet kayıtlarında ismi cismi, nüfus bilgileri vs olmasa, Leyla Saydam’ı, eşinin hayalinde yarattığı bir insan olduğunu kolayca düşünebilirdim.

Bazen kadının gerçekten kaçtığını düşünüyordum. Kocası her ne kadar mutlu bir hayatlarının olduğunu söylediyse de belki de yalan söylüyordu. Bu durumda kadını öldürdüyse ve ben bunu bulamıyorsam yazıklar olsun bana! Kapı kapı gezip kadını sorasım, kimsesizler mezarlığında yatan ölülerin mezarlarını kazıp tek tek yüzlerine bakasımgeliyordu. Öyle bir çaresizlik, öyle bir mantıksızlık içine düşüyordum ki bazen başka bir şey düşünemez hale geliyordum. Sakin bir mesai gününün akşam üstü saatlerinde aklıma saçma sapan bir fikir geldi. Leyla Saydam’ın yakın bir kadın arkadaşını, bir televizyon kanalına gönderip, fotoğrafını yayınlatıp, kayıp diye aratmak belki faydalı olabilirdi. Bu tarz programlar bir sürü kaybı buluyordu. Kapı kapı gezip, Leyla Saydam’ın fotoğrafını gösterip onu arayamayacağıma göre, bu şekilde amacıma ulaşabilirdim.

Bunu sadece arkadaşı bilecekti. Ne televizyon kanalı ne sunucu ne de başka bir ekip arkadaşım bilmeyecekti. Zaten vakayı çözemediğimden ötürü yeteri kadar utanıyordum. Kayıp kadının arkadaşına ulaşıp fikrimi paylaştım.” Sormazlar mı bir senedir neredeydin?” diye hayıflandı. Haklıydı. “Soruşturmanın sonuçlandırılmasını bekledik” diyebileceğini söyledim. Kabul etti.

Kanala başvurduk ve beklemeye başladık. Bir hafta sonra arayıp daha geniş bilgi istediler. Konunun hikayesi için ilgili emniyet müdürlüğünden bilgi alıp kısa sürede dönüş yapacaklarını ilettiler. Ertesi gün ulaştılar bana. Meraklarını uyandıracak şekilde ballandırarak anlattım. Usulen yayın için izin aldılar. Ne demek elbette, bir yardıma ihtiyaç duyarlarsa yeniden iletişime geçebileceklerini söyledim. Hiçbir zaman kimin gerçekte yardıma ihtiyacı var asla bilemezsiniz. Onlar da bilmiyorlardı.

Program başladı, detaylar paylaşıldı, seçtiğim yakın arkadaş, Oscar’lık bir performans ile arkadaşını çok özlediğini, onu kim öldürdüyse bulunmasını, başka kadınların canının yanmasını istemediğini ağlayarak anlattı. Ekranda Leyla Saydam’ın devasa bir resmi ile göz göze geldiğim an içimde bir umut belirdi. Ölmediyse ki ben öldüğüne inanmıyordum, elbet bir gören çıkacaktı.

Bir hafta boyunca programda bu konu ele alındı. Her şey beklediğim gibi kolay olmadı tabii.Arayıp asılsız ihbar yapanlar, kocasının da stüdyoya çağrılması, akrabalarının kocasını suçlaması, kocasının akrabalarına ettiği hakaretler, Polonezköy’e kendisini bırakan arkadaşıyla çıkan aşk dedikodularının ortaya dökülmesi…

Haftanın son günü beklediğim telefon geldi. Stüdyoyu arayan bir adam, Leyla Saydam’a çok benzeyen bir kadını İzmir’de gördüğünü söyledi. Stüdyoda bir sevinç havası koptu. Fakat yayının sonuna gelmişlerdi. Haftaya tekrar görüşmek üzere programı bitirdiler. Ben o sırada program yetkilisinden, anında ihbarı yapan kişinin bilgilerini almış, eğrisi ve doğrusu ile adamı yeniden telefonla sorgulamış, kadının yeniden ortadan kaybolması korkusu ile İzmir Emniyeti’nden yardım isteyip, bir ekibin ilgili yere intikal edip kadını almalarını istemiştim bile. Takıntı haline getirdiğim konunun baş kahramanını bizzat görmek ve ne olduğunu anlayıp vakayı kapatmak için iki saat sonra İzmir’e giden ilk uçakta olacaktım.

İzmir’e iner inmez daha havaalanından çıkmadan aradım ekibi.

  • Ne yaptınız buldunuz mu?
  • Bulduk Feridun Komiserim.
  • Nerede şimdi?
  • Gelmedi?
  • Ne demek gelmedi?
  • “Ben kendi rızamla ayrıldım o evden. Bir daha dönmek istemiyorum. Kimse beni zorla tutmuyor. Beni rahat bırakın.” dedi komiserim. Elimizde bir sebep olmadığı için alamadık.
  • Bana hemen kadının olduğu yerin adresini atın.

O kadar kolay değildi. Bir yıldır uykularımı kaçıran kadın bu kadar kolay sıyrılamazdı. Yaşıyor olduğu için çok mutlu olmuştum ama konuyu kapatmam için bizzat kendisinden, kendi kulaklarımla sebebini öğrenmeliydim.

Konak’ta bir takı dükkânı işletiyordu. Taksiden inerken tam dükkanını kapatıyordu, saçlarının rengini değiştirmişti. Koşarak yanına gittim, kimliğimi gösterdim ve bir yıldır onu aradığımı söyledim. Sadece on dakika sohbet edelim sonra gideceğim dedim. İçeri girdik, bana kahve yaptı. Kalp atışlarımı kontrol altına alıp konuşmaya başladım.

  • Bana lütfen gerçeği söyleyin. Neden ortadan kayboldunuz?
  • Kendime yeni bir hayat kurmak istedim.
  • Eşinizden mi kurtulmak istediniz?
  • Hayır eşimi seviyordum.
  • Bir yıldır sizi arıyor. Adam mahvoldu.
  • Hayır, o nerede olduğumu en başından beri biliyordu.
  • Anlamıyorum, neden yalan söyledi o zaman?
  • Zorundaydı.
  • Neden?
  • Ben bir şeyler öğrendim ve kocamı sevdiğim için hayatından sessizce çekildim. Daha fazla soru sormayın lütfen.
  • Başkası ile ilişkisi mi vardı?
  • Tam olarak öyle değil.
  • Nasıl peki? Sizi aldattı mı?
  • Evet.
  • Boşansaydınız o zaman bütün bunlara gerek var mıydı?
  • Bakın beyefendi. Belli ki öğrenmeden pes etmeyeceksiniz. Eşimin biseksüel olduğunu öğrendim. Şok geçirdim. Bunu sindirmem zaman aldı. Onun bir kariyeri, bir çevresi var. Benim de bir gururum ve bir midem var. Bu sebeple konuştuk anlaştık. Ceset yoksa cinayet de yoktur. Bu sebeple başı derde girmeyecekti ve zamanla unutulacaktı. Öyle de oldu. Ta ki o programda fotoğrafımı görene kadar. Mahkemeye vereceğim onları bunu yapmaya hakları yoktu. Her neyse, söylediklerimin sizde kalacağından eminim. Lütfen artık gidin.

Dükkândan çıkarken mis gibi kokan nergisleri gördüm. Demek huylu huyundan gerçekten vazgeçmiyordu. Bu sonu hiç beklemiyordum. İstanbul’a dönüp vakayı kapattım. Karı koca, emniyeti kandırıp oyalamaktan ceza aldılar. Dosyayı rafa kaldırdım. Öğrendiklerim ise teşkilatın arşivlerinde ve bende sonsuza kadar sır olarak mühürlendi.