MUCİZENİN ADI KADIN

20/11/2021 19:07 226

Gözlerinin içine bakmayı çok seviyordum. O da benim gözlerimin içine bakmayı severdi ama bakışları hep boş ve anlamsızdı. Babasını trafik kazasında kaybettiğimiz akşamın sonrasında üzüntüden ateşlenmişti. Ateşi öyle çok çıkmıştı ki, üzüntümü, yasımı bir kenara bırakıp paniklemiş, başka bir şey düşünemez olmuştum. Dinmeyen ateşiyle iki gün uğraşmış, ikinci günün sabaha karşı saatlerinde korktuğum başıma gelmişti. Havale geçirmişti. Sonrasında ise ne doktorlar ne yakınlarım, hiç umut verici konuşmamışlardı. Artık engelli bir çocuk annesi ve onu tek başına büyütecek yalnız bir kadındım. Yıllar geçiyor, yaşıtları büyüyor ama Kaan zekâ olarak hep aynı kalıyordu. Babasının vefat ettiği akşam kaç yaşındaysa o yaşta kalmıştı ruhu. Belki de büyümek istememişti, bedeninden bağımsız, zihni hep orada, o yılda kalmayı seçmişti. Matematik öğretmeniyim ben. Fakat rahmetli eşim çalışmamı istememişti. Rahmetli babam ise; “Oku kızım. Mutlaka bir mesleğin olsun. Dünya hali, her zaman ayaklarının üstünde kalmayı öğren.” demişti.  Haklı çıkmıştı. Artık çalışmak zorundaydım. Fakat Kaan’ı bırakacak kimsem yoktu. Zaten bırakmazdım da. Hep gözümün önünde olsun istiyordum. Tek başıma çocuğumu büyütüp diğer yandan da geçimimizi sağlamak zorunda olan bir kadındım artık. Öncelikle komşu çocuklarına evde ders vermeye başlamıştım. Seviyorlardı beni. Böyle böyle öğrencilerim artmaya başladı. Hepsi evime geliyor, dersleri bitince biraz Kaan ile oynuyor sonra da gidiyorlardı. Günler böyle geçerken aklıma beni sarsan bir soru geldi; “Ben ölürsem Kaan ne olacak?” Bu soru iki üç gün yemeden içmeden kesmişti beni. Kaan da anlamıştı bir şeyler olduğunu. Zaten hep çok hassas ve duyarlı bir çocuktu. Ona sarılıp öpüyor, biraz hasta olduğumu söyleyip geçiştiriyordum. O üç günün sonunda ise ne yapacağıma karar vermiştim. Kaan’ı engelli oluşunu benimseyip onu dış dünyadan soyutlamayacaktım. Onunla birlikte tüm engelleri aşıp, ona normal bir çocukmuş gibi ne gerekiyorsa sağlayacaktım. İlk okul çağına gelmişti. Şehrimizde engelli çocuklar için eğitim veren bir sürü okul vardı. Evimize en yakın okulu seçip kaydını yaptırdım. Kentimizde bu okulların sayısının böyle çok olduğunu hiç bilmiyordum. Kaan önce okuma yazma öğrenmeliydi. Okuldaki arkadaşlarının aileleri ile de tanışıyordum, oradaki çocuklar birer pırlanta, anneleri ise ayakları öpülesi kadınlardı. Bu dünyada kadın olmak her zaman meşakkatli olmuştu ama yeryüzüne gönderilen bu meleklerin annesi olmak, cennet ve cehennemi bu dünyada yaşıyor olmak demekti. Şehirlerde yaşayan bizim gibi aileler yine de bir nebze şanslıydı. Aklıma köylerde ya da bu imkana sahip olmayan yerlerde yaşayan çocuklar ve anneleri geldikçe içim ezilirdi. Günler, aylar geçiyor, Kaan yavaş yavaş da olsa olağanüstü bir gelişim gösteriyordu. İlk zamanlarda yedi yaşında olmasına rağmen onu bebek arabasında götürüp getiriyordum.  Eve gelen öğrencilerim ve benim bitmek bilmez azmimle onu yürümesi yönünde cesaretlendirip zorluyorduk. Geleceğe umutsuz bakmıyordum artık. Diğer çocuklar gibi olmasa da Kaan, bir gün bensiz kalırsa, kendi ayaklarının üzerinde durup yaşamını sürdürmeyi öğrenecekti. Umudunuzu kaybederseniz mucizeleri yaşayamazsınız. Ben umudumu hiç kaybetmedim ve bir sabah, Kaan’ın yatağından kalkıp duvarlara tutunarak yanıma gelip beni öperek uyandırmasıyla ilk mucizemi yaşadım. Yataktan kalkıp sımsıkı sarıldım ona. Hem ağlıyor hem gülüyordum. Başarmıştı ve bu daha bir başlangıçtı. Gündüzleri okulda öğrendiklerini akşam evde birlikte tekrarlıyorduk. Çok kolay değildi, yavaş öğreniyor ve sonrasında çabuk unutuyordu. Sürekli tekrar ve hatırlatmak gerekiyordu. İki senemiz böyle geçti. Her gün çalıştık, ertesi gün unuttuk sonra yine çalıştık ama hiçbir zaman umudumu yitirmedim. İki yılın sonunda Kaan artık hem okuyabiliyor hem de yazabiliyordu. Hatta bir öğretmeninin girişimi ile kentimizin yerel yayın yapan bir televizyon kanalına konuk olmuştu. Programın adı; “Kentimizin Başarılı Çocukları” idi. Kaan’ım televizyonda soruları cevaplıyor, akranı diğer çocuklar gibi espri yapıyor, nasıl başardığını, azmini ve beni ne kadar sevdiğini anlatıyordu. Programı sunan kişi, Kaan’a bir hayali olup olmadığını sormuştu. O an benim için zaman durmuştu, bu soruyu ben ona hiç sormamıştım. Acaba bir hayali var mıydı? Kaan başını öne eğip biraz durup düşündü. Sanırım yok diyecek diye düşündüm. Fakat Kaan başını kaldırıp cevap verdi; “Hayalim, çocuk okulu kurup, çocukların annelerini sevindirmek.” Gözlerim yaşararak gururla dinledim evladımı. Farkındaydı, okula gittikçe, başardıkça mutlu olduğumu görüyordu. Bu arkadaşlarının anneleri için de geçerliydi. Bizler, umudunu kaybetme lüksü olmayan, çocukları bir harf öğrenince kırk yıl mutlu olan kadınlardık. Bizlere emanet edilen meleklerin annesiydik. Programdan sonra Kaan semtimizde az da olsa bir üne kavuştu. Marketimiz, kasabımız ve diğer esnaf Kaan’a artık farklı bir gözle, sevgiyle bakıyordu. Birkaç gün sonra tanımadığım bir numara telefonumun ekranında belirdi. Öğrencilerimin velilerinden biridir herhalde diyerek açtım. Fakat arayan veli değil, kentin önde gelen zenginlerinden Oğuz Bayraklı’nın asistanıydı. Oğuz Bey, Kaan ile tanışmak istiyor ve bizi holdinge davet ediyordu. Heyecanlanmıştım ve bir o kadar da merak etmiştim. Ertesi gün sabah ikimiz de giyinip süslendik, çok lüks bir araba bizi almaya geldi. Kaan çok mutlu olmuştu, arabanın içinde bir sağa bir sola bakıyor, sürekli parmağı ile bana denizi, dumanı tüten vapurları ve sonra karşısına çıkan yüksek binaları gösteriyordu. Yarım saatlik keyifli bir yolculuktan sonra holdinge varmıştık. Kaan adeta dilini yutmuştu. Yüksek tavanlar, cam toplantı odaları, etrafta gezen şık şehir insanları, onun daha önce hiç tanışmadığı bir ortamdı. Bizi kapıda Oğuz Bey’in asistanı karşıladı. Uzun boylu, zayıf ve zarif bir kadındı. Sarı saçları omuzlarına dökülmüş, yaptığı hafif makyaj ile de doğal güzelliğini vurgulamıştı. Ona özenerek baktım. Yıllardır verdiğim mücadelenin içinde kadın olduğumu çoğu zaman unutuyordum. Onun yerinde olmak, her gün şıkır şıkır giyinip işe gitmek, her daim bakımlı olmak ister miydim acaba? Ben bu düşüncelere dalmışken o, oğlumun elinden tutup önden yürümeye başlamıştı. Kaan’a çok nazik davranıyordu ve bu da beni çok mutlu ediyordu. Kaan ise inanılmaz etkilenmişti. Bir birey olduğunun bilinci ve özgüvenini tadıyor, etrafa gülücükler saçıyordu. Oğuz Bey, odasına girdiğimizde masasından kalkıp bizi ayakta karşılamıştı. Kollarını açıp; “Gel bakalım delikanlı, bir sarılalım.” demişti. Kaan da sanki onu daha önceden tanıyor da çok uzun zamandır göremediği için çok özlemiş gibi koşup sarılmıştı. Oğuz Bey, ellili yaşlarda, saçlarına kır düşmüş, sportif ve güler yüzlü bir insandı. Öncelikle geldiğimiz için nazikçe teşekkür etti, sonra uzun uzun Kaan ile sohbet etti. Sonra asistanını çağırıp, Kaan’a holdingi gezdirmesini rica etti. Baş başa kalınca, neden orada olduğumuzu tane tane anlattı bana. O anlattıkça, tutamadığım gözyaşları yanaklarımdan süzülüyordu. Oğuz Bey, dört yaşında yürümeyi öğrenmiş ve beş yaşında konuşmayı sökebilmiş, herkesin ümidini kestiği bir çocukmuş. O da rahmetli annesinin uğraşları sayesinde gelişim sağlayıp bir mucizeye adını yazdırmış, başarılarıyla parmakla gösterilen bir kişi haline gelmişti. Kaan’ı televizyonda izlerken kendi çocukluğunu yeniden yaşamış, Kaan’da kendini görmüştü. Bu sebeple eğer izin verirsem, Kaan’ın tüm eğitim masraflarını karşılamak ve Kaan’ın ismiyle, onun gibi çocukların hayatına dokunabilmek adına bir okul yaptırmak istediğini söylemişti.

Araba bizi eve geri bırakırken, Kaan’ın havale geçirdikten sonraki halini, çaresizliğimi, bir kadın olarak yaşadığım korkuları ve zorlukları düşündüm. Hepsi geride kalmıştı. Kaybetmediğim umudum, Kaan’la birlikte verdiğimiz mücadele ve gerçekleşen mucizeler.

Oğuz Bey dediğini yaptı. Yedi ay sonra, “Kaan Bilgin Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi”, kentimize kazandırılan, güzel çocuklarımıza ve ailelerine umut olacak bir okul olarak kentin en güzel semtinde yerini aldı. Kaan, gelişimine bu okulda devam edecek, ben ve diğer öğretmen arkadaşlarım ise bu okulda azimle yeni mucizeler yaratacaktık.