KİM?  KİMİ NASIL ANLIYOR?

24/03/2020 21:29 450

Yaşamda en büyük sıkıntı, insanların birbirini yeterince anlayamamasıdır. Bunun temel nedeni de, kişiler arası iletişimdir. Bütün sorun, bu iletişim esnasında meydana gelir. İletişim, öncelikle sözlü ve yazılı olur. Tabii ki, bilimsel anlamda, beden dilinden, işaret diline kadar, pek çok iletişim şekli vardır. Ancak, günlük yaşamımızda ya sözlü, ya da yazılı iletişim yolunu seçeriz. Biz yazılı değil, sözlü iletişimden bahsedeceğiz.

İnsanların fiziksel özellikleri (görünüm, hız, içinde yaşadıkları toplum ve dayattıkları …) farklı olabilir. Bu o kadar önemli değil. Bütün aradaki farklılıkların aşılabilmesi tek bir şeye ihtiyaç var; duygudaşlığa… Aynı fikirde olmak başka, aynı duyguları paylaşmak başkadır. Bir diğer husus; anlatanla, dinleyenin tutumu… İyi bir  anlatıma ihtiyaç olduğu kadar, iyi bir dinleyene de ihtiyaç var. Karşımızdakini ne kadar iyi dinlersek, anlatılanı o kadar iyi anlarız. İletişim ve empati yapmak, iletişim çatışmaları, günlük yaşamımızın rutinleri gibidir. Gelelim duygudaşlığa…

Burada dile getirdiğimiz “duygudaşlık”, yaşananlar karşısında, kişilerin içlerinde oluşan tepkinin aynı olmasıdır.

Ruh ikizliği denen meret de böyle bir şey işte..:)

“Rutin” kavramı, çağımızın en büyük uzlaşmazlık nedenlerinden biridir. “Rutin”de sonuçlara olan güven vardır. Bu da değişimin olmamasından kaynaklanır. Değişimin olmaması, statiktir, tekdüzeliğe, yenilenmemeye ve sıkıntıyı ortaya çıkarır. Bazıları için yeni bir şeyi yaşamak , yeni ortam ve kişilere uyum sağlamak, o kadar ürkütücüdür ki; hasbelkader böyle bir olayı hayatlarına katsalar bile, bir süre sonra ölümcül bir “kutuya sığdırma” savaşı başlar. Yeni olanı inceleyip, hayatlarına katabilecekleri değerleri kabul edip,  güle oynaya yaşayabilecekken ; onu sınırlamaya , aslında kendilerini o yeni şeye çeken tüm sıra dışı güzel değerleri törpülemeye kalkarlar. Galiba bu “control freak”liğin bir başka tanımı.

“Rutin” den nefret eden biri olarak yine de şunun cevabından hala emin olamadım. Böyle bir durumda yürüyüp gitmek ve o insanı hırpalamamak mı önemli , yoksa ona kendi realitemi anlatmaya çalışmak ve bu uğurda kendimin hırpalanmasını izlemek mi? Hangisi korkaklık?

Bir de “hiçbir zaman tek bir doğrunun olmadığını “artık” anlayan” biri olarak , buna ne kadar hakkım var?

Sonunda kutuplara ayrılıp, aynı dünyanın / mahallenin / evin içinde sırtımız birbirine dönük yaşamak aptalca olacaksa çözüm nedir?

Çözüm, galiba ortak sevinçlere sarılmak. Bu konudaki ortak duygudaşlığı yakalamak. Ortak üzüntüler değil ama, üzüntü her zaman suçlu arayan bir duygudur. Kalbiniz, beyniniz acıyı hafifletmek için bir suçlu arar; tüm acının bedelini ona keser ki, kendi rahatlasın. Öfkesini kusacağı bir hedefi olmalıdır ki, içindeki ateşi yöneltsin.

Sevindiğinizde yaşadığınız ilk tepkiyi düşünün ! En yakınınızdakine sarılmak istersiniz. O öyle bir enerjidir ki, en yakınınızdakine akmak ister.

“Aşk “ da böyle bir şeydir aslında. Ama bize aşkı o kadar yanlış anlattılar ki;” aşk” ebedilikle, sonsuz tatminle, belli değerler olmazsa asla olmazla kutsandı. Bu ulaşılamaz olayı ararken heba ettik kendimizi.

Aşk bir enerjidir aslında ve sizde başlar. Kendinize aşık değilseniz, başkasına bunu veremezsiniz. Kendine aşık olmaksa, kendini her halinle sevmek, affetmek ve kutsamaktır.

“Ben Ben’im” demektir. Neden herkes “Gezi” yi bu kadar sevdi biliyor musunuz? Çünkü o gençler bir meydan savaşını kutlamaya , eğlenceye, paylaşmaya, mizaha ve affetmeye çevirdiler. Elinde kendini kör edebilecek silahla karşısında dikilen polise karanfil vermek , “polis abi, polis abi” diye seslenmek , espriler yapmak …40 yaş üstü hangi babayiğitte o cesaret vardı…??? Nedenini bir sorgulayın lütfen ve bana sakın “hayat bilgisi” demeyin..:) O kitap eskidi dostlar…

NOT.’’ AYNI DİLİ KONUŞANLAR DEĞİL, AYNI DUYGUYU PAYLAŞANLAR ANLAŞILIR. Hz. Mevlana.