Kayıp Muhtar

17/10/2020 03:52 284

“Amirim yirmi gün olmuş. Adam ortada yok. Her yeri aramışlar. Tüm köyü. Tüm sokakları. Neredeyse tüm evleri. Bulamamışlar. Amirim böyle her seferinde sana gelmek de ayıp oluyor ama bu son olsa? Vallahi de billahi de bir daha kendim çözeceğim. Amirim neden beni ekipten çıkarttınız ki? Ben böyle mutluydum. Allah razı olsun terfi aldım, yükseldim ama cinayetleri çözemeyince kurbanları kaldırıp yerlerine yatasım geliyor. Gözünü seveyim amirim, son kez yardım et. Gidip bir konuşalım tanıklarla. Bir kez çevreyi gez. Başka bir şey istemiyorum.”

Bu çocuk ne zaman kendi başına iş çözecek, acaba hata mı ettim referans oldum diye düşünmeye başlamıştım. Ama öyle güzel yalvarıyordu ki şerefsiz. Kıramıyordum da! “Tamam lan Caner!” dedim. “Son kez yardım edeceğim, gidelim.”

Vaka ilginçti. Muhtar kayıptı. Sabah muhtarlığa temizliğe gelen kadın, kapının sonuna kadar açık olduğunu görünce önce bir; “Anam, hırsız girmiş” diye ortalığı velveleye vermiş, fakat sonra muhtarın yanından ayırmadığı küçük, siyah çantasını masasında görünce de “Anam, anam muhtarın başına bir şey gelmiş” diye tüm köyü ayağa kaldırmış. Muhtar yalnız yaşıyormuş, bekarmış. Koşarak evine gitmiş köy ahalisi. Kapı duvar! Kırmışlar kapıyı girmişler içeri. Evde yok. Göze çarpan ters bir durum da görememişler. Birkaç dakika kendi aralarında istişare ettikten sonra işin içinden çıkamayıp jandarmaya gitmişler. İşte muhtar o günden beri bulunamamış. Onu en son köyün delisi görmüş. Nasıl mı emin olabiliyoruz? Caner’e göre köyün delisi aslında köyün en akıllısı ve en dedikoducusuymuş. Sadece bir saat ifadesini almış. Tüm köyün kirli çamaşırını ortaya dökmüş. Kaçak sigara satan Sadık Emmi’yi, inşaatta iş buldum diye şehre gidiyorum deyip pavyona kaçan Mehmet’i, kendisinin topladığı mantarları gece çalmaya çalışan Filiz’i, kuytu köşede buluşan sevgilileri, daha neler neler. Caner tabii ki hepsine şüpheyle yaklaşmış ama azıcık araştırıp takip edince hepsinin doğru olduğunu görmüş. Köyün delisi; adı Ali, muhtarı en son bir telaşla muhtarlıktan çıkarken görmüş. Telefonla konuşup, “Seni bitiririm, insan içine çıkamazsın, bekle orada geliyorum” diye bağırıyormuş. Hatta o şiddetle Ali’ye çarpmış, Ali’nin elindeki yeni topladığı tüm mantarlar yerlere saçılmış, Ali de avazı çıktığı kadar bağırınca geri dönmüş, “Tamam Ali kusura bakma, bağırma ben bunu telafi edeceğim” deyip hızlıca oradan uzaklaşmış. Köy meydanını geçip park ettiği arabasına binmiş ve gitmiş. Günlerden Cuma ve namaz vakti olduğu için ortalarda kimsecikler yokmuş. Yani ne şahit ne tanık. Adam kuş olup uçmuş adeta. Uçmuş çünkü arabası köyün çıkışındaki açık arazide muntazam bir şekilde park edilmiş olarak bulunmuş. Deli Ali’nin dediği saat aralığında muhtarın kiminle konuştuğunu bulmak için konuşma dökümünü de almış Caner’ler ama, o saatte muhtara gelen ne bir telefon ne de muhtarın yaptığı bir arama bulabilmişler.

  • Köyün kırsalını gezelim. Hem temiz hava alırız hem de belki bir ipucu buluruz.
  • Tamam amirim hemen!

Delilleri toplayıp bulmacayı birleştirmek kolaydır. Zor olan bulmacayı anlayıp doğru soruları doğru yerde sorabilmektir. Caner tüm cevapları köyün içinde aramış ve bulamamıştı. Demek ki bakmamız gereken yer farklı bir taraftaydı.

Köyden uzaklaşıp dağlara doğru yürümeye başladık. Gündüzü arkamızda bırakmamıza az kalmıştı. Geceye doğru yürüyorduk adeta. Doğa size her şeyi tüm çıplaklığı ile gösterir. Gizlediğinizi sandığınız gerçekler aslında hiç kaybolmaz. Oradadır. Çukur kazıp birini gömdüğünüzü sanıp arkanızı dönüp gidersiniz. Yanılırsınız. Toprak gömdüğünüzden beslenmeye başlar ve sonrasında çöker. Onu yeniden, bir çiçek olarak bir bitki olarak doğurur. Toprağın altındaki o muhteşem sürüngen ve böcekler onlarla beslenir. O böcek ve sürüngenleri yiyen hayvanlar büyür gelişir. Geliştikçe de tam biz insanoğlunun ağzına layık olur. Besin zinciri, öldürüp yaşattıklarımızla kendi içimizde tamamlanır.

  • Abi ne görüyorsun var mı bir şey?
  • Valla Caner, köylünün maşallahı var. Güzelim ağaçları kesmişler, demek ki ısınmak için odunları da ormandan karşılıyorlar. Ayrıca bir sürü ekip biçmişler, şu alanın haline bak!
  • Neresi abi? Ben göremiyorum her yer toprak.
  • Onu diyorum işte çıplak toprak. Ne ekmişlerse toplayıp almışlar. Yerine hemen yenilerini ekmişler ama filizlenmemiş. Takip et beni.

Caner yine meraklı meraklı peşimden geliyordu. Hissederdi hep. Bir vakada sona yaklaştığımızı, her an gerçek bir ipucu bulacağımızı.

Toprağa eğilip baktım. Bir kuru dal bulup biraz kazdım. Mantardı bunlar. Hem de senin benim bildiğim pazarda satılan mantarlardan değil. Örnekleri toplayıp dönüşe geçtik. Farkında olmadan çok uzaklaşmıştık köyden. Hava kararmıştı. Kör topal ilerliyorduk. Caner ile aramızda bir metre ya vardı ya yoktu. Köyün titreyen ışıkları uzaktan görünmeye başlamıştı. Caner bana tam ışıkları göstermek için elini kaldırmıştı ki ayağı bir şeye takıldı ve fena bir şekilde yuvarlandı. Karanlık olacağını düşünemediğimiz için yanımıza fener almamıştık ama telefon ışıkları ile baktığımız anda yerde yatanın bir insan olduğunu hemen anlamıştık. Yakınlaşıp, yüz üstü yatan adamı ters çevirdik. Ali idi bu! Deli Ali… Artık elimizde bir değil, iki ipucu vardı.

Deli Ali kendinde değildi, koma halindeydi. Bizler için çok uzun süren ama köylüler için makul sayılabilecek bir sürede ambülans geldi. Elimizdeki diğer deliller ve Deli Ali birlikte hastaneye gittik. Caner ekipten biri ile mantarları, incelenmesi için laboratuvara gönderdi.

Ali sarhoştu, hem de zil zurna. Ayılmasını ve kan tahlillerini bekleyecektik. O sırada Ali’nin evine gidip bakmak istedim. Giderken yolu uzatıp evleri şöyle bir gezip baktım dışarıdan. Sonra Ali’nin evinin önünde park ettik. Ev bir delinin olması gereken evine göre çok fazla düzenli ve temizdi. İçeri girer girmez sizi kocaman bir kütüphane karşılıyordu. Yanında bir bar vardı ve içi içki doluydu. Deliler neden sarhoş olmak istesin ki? Onlar zaten bu hayatın yükünü kaldırmak yerine deliliğe teslim olmamışlar mıydı? Salonun bir diğer köşesinde ise muazzam bir şömine vardı. Önünde ise yeni kesilen ağaçlardan yapılan odunlar. Bu ev sanki köyün ortasında kurulmuş bir harikalar diyarıydı. Gerçek olamayacak kadar güzeldi. Evi fotoğraflayıp hastaneye geri döndük. Bakmak istediğim bir şey vardı.

Hastanede Ali’nin yattığı odaya girdik, doktor falan yoktu, direkt göz kapaklarını açıp telefonumun ışığıyla gözlerinin içine baktım.

  • Ne yapıyorsun abi?
  • Göz bebeklerine bakıyorum. Ali alkol komasında değil. Öyle olsaydı gözbebekleri küçülmüş olurdu. Oysaki göz bebekleri kocaman. Ali bir uyarıcı almış!

Gerçeklerin öyle ya da böyle açığa çıkmak gibi bir özelliği vardır. Ölüm gibi bir şeydir bu. Herkes elbet bir gün ölür ve gizlenen her şey bir gün ortaya çıkar.

Laboratuvar sonuçları gelmişti. Ali de kendine gelmişti. Mantarlar, Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde yetiştirilmesi yasaklanan kafa yapıcı mantarlardandı. Ali ise Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde yasal olmayan yollar ile bu mantarları yetiştirip yurt dışına satan insanlardandı. Ali deli değildi. Yetiştirdiği mantarlardan ara sıra kullanan ve girdiği haller yüzünden köylülerin deli olduğuna kanaat getirdiği ve bu durumu memnuniyetle kullanan bir suçluydu. Suçu sadece bu da değildi. Ali aynı zamanda bir katildi. Başka bir suçlunun katili. Kayıp olan muhtarın katiliydi. Ali, köye bundan sekiz yıl önce muhtarın daha önceleri tek başına yürüttüğü ama dikkat çeker diye korktuğu bu kaçakçılık işi için bizzat yine muhtar tarafından bulunan ve köye İstanbul’un keşmekeşinden kaçıp gelen biri olarak tanıtılıp yerleştirilmişti. Muhtar’ın kaçakçılığı bizzat yaptığı yıllarda yurtdışında tanışmışlardı. Ali aslında yurtdışında restoranlarda garsonluk yapan bir adamdı. Köye yerleştikten sonra aldığı makul bir ücret karşılığı muhtarın her emrini yerine getiriyor bu sayede rahat bir hayat yaşıyordu. Ta ki elleriyle yetiştirdiği ve köylülerin organik tarım ürünü sandığı o mantarları kullanmaya başlayana kadar. Ali kısa sürede bilmeden yarattığı zehrin kurbanı olmuştu. Muhtarın uyarılarına kulak asmamış hatta zaman içerisinde ona bir tehdit unsuru haline gelmişti. Yetiştirdiği mantarların hatırı sayılır miktarını kendisi kullanıyor, bu da muhtarın hiç hoşuna gitmiyordu. Yine bu konuda çıkan bir kavga esnasında Ali, yine kendinde değilken muhtarı şömine demiri ile öldürüp aynı şöminede yakıp çıkan dumanı ile tanrılara mesaj yolladığını ayıldığında bize anlatınca Caner ağız dolusu bir küfrü hastanenin orta yerine herkesin önünde bırakmıştı. Tabii ki Ali bunu yaparken kendinde değildi. Ama kendine geldiğinde de yaptığının gerçek dışı olduğunu da kabullenemeyecek kadar beyin hasarı görmüştü. Muhtarla çarpışma anı da gördüğü bir halüsinasyondu. Tüm bunları Ali yarım yamalak itiraf etmişti ama evde bulunan küller, şömine demirindeki DNA örnekleri, tüm köy evinin dışında kömür stoğu yapıp, kömür ile ısınırken Ali’nin ormana gidip ağaç kesmesi ve muhtarı parçalayıp şöminede odun ateşinde yakması anlattıklarını destekleyici unsurlar olmuştu.

İnsan beyni gibi kompleks çalışan bir yapıya halüsinasyon gördürmek oldukça zordur. Bunu içerdiği doğru maddeler sayesinde gerçekleştirebilen bu mantarlar, temel olarak psilocybin ve psilocin içerirler. Laboratuvar sonuçlarında ve Ali’nin kanında da bu maddelere rastlanmış, Ali’nin suçu sabitlenmişti.

Günler içerisinde köye yeni bir muhtar seçilmiş ve her şey normale dönmüştü. Köylüler ise bir daha asla hiçbir mantara elini sürmemeye yemin etmişlerdi.