KARADENİZ’DE NELER OLUYOR?

03/03/2022 19:09 401

 

Savaşı unutmuş bir Avrupa yeniden savaş çıkma ihtimalini bile kabullenmek istemiyor.

Kuzey komşularımız Rusya ve Ukrayna arasında başlayan çatışmalar bütün dünya tarafından merak ve şaşkınlıkla izleniyor.

Çatışma dedim çünkü bildiğimiz savaş ortam ve koşullarında gelişmiyor olaylar.

Geçmişte Sovyetler Birliği içerisinde yer almış bir cumhuriyet olarak Ukrayna batıyla olan ilişkileri düzenlerken politik hatalar mı yaptı ya da Rusya niye tüm dünyayı karşısına alma pahasına böyle bir girişimde bulundu?

Kuşkusuz nedeni, gerekçeleri ne olursa olsun savaş bir insanlık suçudur ve sonucunda hep mazlum ve yoksul halklar zarar görür.

Ancak bu olayı bir turnusol kağıdı gibi düşünürsek hangi ülke samimi davranıyor, kimler bu savaşı besliyor ya da bundan besleniyor gerçeğini göstermesi açısından hayli öğretici olacağa benziyor.

Önümüzdeki gün ve yıllarda bu yaşananlar çok daha iyi anlaşılacak ve değerlendirilecek kuşkusuz ancak bizi asıl ilgilendirmesi gereken konu Türkiye ne yapmak istiyor?

Nasıl bir politika izliyor?

Daha düne kadar Montrö antlaşmasını rafa kaldırmak isterken bugün Karadeniz’den geçecek gemiler gündeme geldiğinde Montrö’ye sarılmak ne kadar samimidir?

Başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlere şirin görünmek adına “düşman Rusya, katil Putin” algısı yaratmak zorunda mısınız?

Günü kurtarmak için herkese şirin görünme telaş ve çabası sonunda iktidar bizi tüm dünyanın gözünde güvenilmez ülke konumuna düşürmüştür.

Bir yanda müzakereler sürdürülürken diğer yandan Rusya’nın Kiev’den sivil halkın boşaltılmasını talep etmesini nasıl izah edeceğiz?

Avrupa ülkeleri ve Nato’nun “asker göndermeyeceğiz açıklaması” nın yanında farklı kanallardan Ukrayna’ya silah göndermesi ve bir anlamda Devlet Başkanı Zelenski’yi kışkırtmasının ardındaki gerçek niyet nedir?

Tüm bu gelişmelere karşın Putin’in Hava kuvvetlerini devreye sokmamasını nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Daha bir dolu soru işaretleri kafamızın içinde gidip geliyor?

Dünyayı yeniden dizayn etmek isteyen güçlerin gövde gösterisine dönüşen bu kaos ortamından ülkemizin zarar görmeden sıyrılabilmesi için asıl Türkiye nasıl bir yol izlemelidir?

Sanırım bizim daha çok üzerinde durmamız gereken nokta bu olmalıdır.

Rusya’nın izlediği politikaları ve dünya üzerindeki etkilerini değişik zamanlarda, değişik biçimlerde görmek mümkün.

Örneğin çarlık Rusya’sıyla, Lenin dönemi Sovyetlerini ayrı değerlendirmemiz gerekiyor.

Keza Stalin dönemi Sovyetler Birliği’yle Sovyetlerin dağılmasından önceki Glasnost uygulanan Brejnev dönemini de ayrı tutmak gerekiyor.

Yine yirmi yıldan fazla bir zamandır ülke yönetiminde söz sahibi olan ve son dönemlerde yeniden dünya liderliğine soyunan Putin dönemi ayrı değerlendirilmelidir.

Türkiye ile ilişkilerine baktığımızda şu gerçeği kabul etmek zorundayız.

Kurtuluş savaşı döneminde Mustafa Kemal yönetimine, milli mücadeleye destek veren karşılıksız silah, yiyecek, para ve altın yardımı yapan neredeyse tek ülkedir.

Sovyetler Birliğinin enternasyonal yaklaşımı, “halkların kendi kaderini tayin hakkı” mazlum halkların yanında olma kararlılığının sonucu Türkiye Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan ülke de yine Sovyetler Birliği olmuştur.

Kuşkusuz bunda bir dünya lideri olarak Atatürk’ün o müthiş vizyonu, barışa olan inanmışlığı ve bunu uygulamadaki samimi tutumunun rolü büyüktür.

Daha da önemlisi geleceğe yönelik öngörüleriyle küllerinden yeniden bir ülke inşa eden Mustafa Kemal, o dönemin mazlum halkları ve yöneticileriyle hep barış ve dostluğu esas alan samimi ilişkiler geliştirmiştir.

Bugün uygulanan dış politikalara baktığımızda ise günü kurtarmaya yönelik, popülist, güven vermeyen, siyasi konjonktüre göre değişen bir anlayışın hakim olduğunu görüyoruz.

Daha düne kadar hain ilan ettiklerinize bugün methiyeler diziyor, üç kuruş yardım alabilmek için geçmişin karanlık sayfalarını görmezden geliyorsanız her zaman ve her koşulda yenilen tarafta olursunuz.

An itibariyle de bölgemizde yaşanan bu sıcak gelişmeler karşısında net bir duruşu olmayan, dostunu, düşmanını ayırt edemeyen bir ülke durumuna düştük.

Gerek ülke yönetiminde gerekse uluslararası ilişkilerde samimi, şeffaf, halkını yanına alan, halkının beklentilerine uygun politikalar izleyen ülkeler başarılı olmuşlardır.

Görünen o ki, iktidar için bu somut durumda da halkın ne düşündüğünün ne beklediğinin hiçbir anlamı ve önemi yok.

Bu kirli savaş durumlarında kim haklı, kim haksız tartışmalarına girmeden, ülkemizi bu çatışmaların bir parçası yapmadan, barıştan yana bir politika izlemek ve halkın sesine kulak vermek zorunda olan iktidar umarız yanlış yapmaz.

Ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlardan bunalmış bu halkın yeni ve tehlikeli bir oyunu kaldıracak gücü kalmamıştır.