‘Kahve’ deyip geçmeyin…

03/05/2021 01:22 142

Kahve içmek başlı başına bir keyiftir. Kimi zaman neşe, kimi zaman hüzün, ama çoğunlukla tatlı bir sohbettir. Türk Milleti olarak gerek komşu ziyaretlerinde, gerek esnaf arasında, gerekse iş arkadaşlarıyla mutlaka ama mutlaka günde en az 1 fincan kahve içeriz. Kahvenin kokusunu alan biri hiç canı istemese dahi, yapılan kahveden mutlaka bir yudum tadına bakmak ister. Kahve; Büyüleyici kokusu ve tadı ile insanın içini gıcıklayan, cezveden bir içecektir. Kahve yavaş, yavaş tadı çıkarılarak içilir. Kahvenin fincandaki duruşu, köpüğünün iştah kabartan görüntüsü bir sanat eseri gibidir.

***

Kahveden önce mutlaka biraz su içilir ki, ağız tadı başka tatlardan arınsın. Kahve yudum, yudum içildikten sonra su içmek ise kahve adabına ihanet olarak kabul edilir.

Yalnız Osmanlı döneminde, kahve içimi alışkanlığının ilk zamanlarında suyun önce mi, yoksa sonra mı içilmesi gerektiği uzun tartışmalara neden olmuştur. Eve gelen misafirlerin aç ya da tok olduğu suyun içilmesi sırasına göre değerlendirilmiştir. Konuk önce su içerse, bu aç olduğunun ifadesiymiş. Ev sahibi zaman yitirmeden sofrayı hazırlarmış. Sudan önce kahveyi yudumlaması ise, tok olduğunun göstergesiymiş!..

Kahve içmek bir sanattır. Pişirmesi de öyle. ‘En lezzetli Türk kahvesi de közde pişirilendir. Öncelikle taze ve iyi çekilmiş olmalıdır. Bakır cezvede ve mümkün olduğunca az kişiye pişirilmeli ki, daha da lezzetli olsun’ der kahve üreticileri ve satıcıları. Kültürümüzün vazgeçilmez tatlarından biridir ve herkes ikram etmeye de, içmeye de bayılır.

***

Peki, halk arasında her zaman geçerliliğini koruyan “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” deyişi nereden kaynaklanmıştır?

Vaktiyle İstanbul Yemiş İskelesi’ndeki kahveye bir yeniçeri girer. Sağına-soluna bakınır ve kahveciye, “Herkese benden bir kahve yap, ama şu kâfire yapma” diye seslenir. “Kâfir” dediği, İstanbul’a yük getiren bir geminin Rum kaptanıdır. Kahveci, yeniçerinin atıp tutmalarına ve tehditlerine aldırmadan ve korkmadan Rum kaptana kahvesini pişirip ikram eder.

Uzun bir zaman sonra Osmanlı Ordusu bir sefere çıkar. Yeniçeri Ocağı’na kayıtlı olan o kahveci de görevi gereği Sisam adasına gönderilir. Savaş sırasında esir düşer. O zamanlar esirler parayla satılır, alanlar da isterlerse onları öldürme hakkına sahip olurlarmış. Kahveciyi görüp tanıyan o Rum kaptan satın alır. Kahveci korkunç sonunu beklerken, onu yanına katıp götürmekte olan kaptan, “Korkma, seni tanıdım. Sen İstanbul’da Yemiş İskelesi’ndeki o kahvecisin. Yıllar önce, kötü yürekli bir yeniçeri bana kahve vermemen için tehditler savurduğu, hakaretler ettiği halde sen yine de bana kahve ikram etmiştin. Sağ olasın. İşte o bir fincan kahvenin hatırı için seni serbest bırakıyorum. Git sağlıcakla” demiş ve kahveciyi salıvermiş.

“Bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırı” da böylece dilimize, geleneklerimize yerleşmiş ve nesilden nesle aktarılır olmuştur.

***

Kahve, Türk konukseverliğinin bir simgesidir. Yakınlaşma vesilesidir. Arkadaşlıktır, dostluktur, dert ortağıdır. Kız isteme merasimlerinin şifreli ikramıdır. Damat adayına bol tuzlu kahve sunulur, sabır ve sosyal yatkınlık gücü test edilir.

Özellikle kadınlar arasında kahve falına baktırmak sanıldığından çok fazla yaygındır. Tanıdığınız ve güvendiğiniz hanımlara sorun, “Tanıdık bir falcı var mı?” diye, size bulunduğunuz şehrin en ücra köşesindeki falcı telefonunu vereceğinden hiç şüpheniz olmasın…

Kahve gerçek bir dost gibidir. Özünde insan sevgisi vardır. Keyifle içilen bir fincan kahve damakta hep o tadı bırakır, kalpte de insan sevgisi...

Boşuna söylenmemiş; Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane…