İNSAN OLARAK ATATÜRK

12/08/2020 01:26 803

Türk devletinin kurucusu, büyük asker, ünlü siyaset ve devlet adamı Atatürk’ü kaybedeli 62 yıl oluyor. Sağlam temellerle bize teslim ettiği devletimiz, kendini tüm dünyaya kabul ettiren, saygınlık sağlayan büyük bir devlet halinde bu gün. Laik, demokratik Türkiye, Avrupa Birliği’ne mutlaka girecek ve çok güzel günlere erişecek. Bundan kimsenin kuşkusu olmasm...

Atatük’ü biraz da, insani yönleriyle tanımaya çalışalım. Bu yazımda, onun belki de pek bilinmeyen yönlerini ele alacağım. Yakışıklı, etkileyici fıziği, hürmet telkin eden havası, vekarı ve tavırlarıyla herkesin, tüm dünyanın hayran olduğu bir Türk Büyüğü O... Boy 1.74 cm, kilosu 74-76, ayak numarası ise 43. Anıtkabir’deki müzede onun fevkalade güzel ve kaliteli ayakkab11ar1 ve giyim eşyası sergileniyor. Son derece şık, zarif giyimli, ne giyse yakışan birisi.

Atatürk’ün akşam sofraları, ciddi, memleket meseleleri görüşülen bir sofra. Akademik bir görüşme ortamı. İçki olarak içtiği rakı. Kavun, Çorum leblebisi sofrada her zaman var olan şeyler. Fazla yemeğe düşkünlüğü yok. Kurufasulye, pilav ve omlet en sevdikleri. Sabahleyin kahvaltı yapmayı da pek adet edinmemiş. Limonata, ayran, kahve ve bir de sigara yeterli geliyor. Akşam sofraları ise, çok uzun sürdüğü için geç yatıyor, tabii geç de kalkıyor. Yatakta pijama değil, beyaz gecelik entarisi giyermiş. Emir Subayı Saym Cevdet Tolga’dan dinlemiştim. Devamlı tabanca taşır ve gece yatarken de odanın kapısını kitlermiş. Sabah kalktığında da, önce berberi gelir onu traş edermiş.

Türk musikisini bilen, seven ve güzel okuyan Ata’mız, zaman zaman ünlü sanatçıları da davet edermiş sofralarına. Saflye Ayla, Müzeyyen Senar, Münir Nurettin Selçuk gibi sanatçılar yer alırmış bu gecelerde. Ayrıca, alaturka bir saz heyeti kurulmuş köşkte. Şarkıları, türküleri hem düzgün ve hem de güzel okurmuş Atatürk. Sevdiği şarkılardan birkaçı şunlar: Cana rakibi handan edersin, Mani oluyor halimi takrire hicabım, Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz, Ülfet etmem yar ile ağyare ne, Vuslat içilsin kase-i fağfurdan... Tüm Rumeli türküleri ve özellikle Vardar Ovası...

Birgün Selahattin Pınar; kendi bestesi olan “Gel gitme kadın” adlı şarkısını okurken, Atatürk çok duygulanıyor, gözleri yaşarıyor. Ayrıca, o vakte kadar tamburu madeni olan Selahattin Pınar’a “Tambura madeni olmak yaraşmaz, normalini yani ahşaptan olanını al” tavsiyesinde bulunmuş, o da buna uymuş. Sadettin Kaynak’ın bestelediği “Yanık Ömer” şarkısını kendisine okuyan Saüya Ayla. Hem güfteyi, hem de besteyi çok beğenen Atatürk, “Bu eser, Batılı tarzda bestelenip orkestrayla çalınmalı, böylece hem tanınır hem de değer kazanır” diyor. Zaten, Batı musikisiyle ilgili kurumlar onun devrinde ortaya çıktı, zamanla gelişerek bugünkü düzeyine erişti.

Safiye Ayla, birbaşka gece “Burası Muş’tur, yolu yokuştur” türküsünü okuyup bitirince, şöyle söylüyor Atatürk: “Bu kadar vatan evladını, Yemen’in bu bölgesine gönderip, Araplar’ın ihanetiyle öldürtmeye ne gerek vardı,” Bundan da anlıyoruz ki, türküdeki adı geçen yer, bildiğimiz Muş değil, Yemen’de bir yer.

Çok güzel dans eden birisi 0. Kendisi teşrif etmeden ve ilk dansı yapmadan açılmazmış toplantılar. Zeybek oynamakta da son derece mahir. Sarı Zeybek’i, son oynadığı eski Bursa Belediyesi Salonu’nu Bursa’ya gittikçe hep ziyaret ederim. Yazar Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, bu konuda güzel de bir kitap yazmıştı. Hasta olmasına rağmen o Zeybek’i ne kadar güzel ve erkekçe oynadığı, çok güzel ifadelerle belirtilmiş 0 kitapta.

Rumeli, Makedonya kökenli bir insan olarak, bazı kelimeleri Rumeli ağzıyla söylermiş. Ayrıca, sık kullandığı bazı deyimleri de var. Hata yapan, yanlış yolda olanlar için “Şaşarım aklı perişanına” dermiş. Ahmak, ebenneka (zeka gerisi) kelimelerini de sık kullanırmış. Zor ama mutlaka yapılması gereken bir karara vardığında da, söylediği söz “Yoktur çaremiz”. İnönü II. Dünya Harbi’nin zor günlerinde zaman zaman bunalır ve “Keşke Atatürk sağ olup ona danışsaydık” dermiş. İşte böyle bir anda 0 da, mecbur kaldığı kararı alınca, “Atatürk de böyle yapar ve böyle derdi” diye konuşurmuş çevresine.

Yakın arkadaşlarıyla oynamaktan zevk aldığı oyun tavla ve bazen de poker. Pokerde para kazandığında paraları almaz, oyunu pot edermiş. Bilardo oynamayı sevmesinin nedeni de, hem beden harekeii ve bir ölçüde rahatlamak.

Cumhurbaşkanlığının ilk dönemlerinde muntazam ata binebilmiş, bir süre de köpeği olmuş, av köpeği cinsinden. Sevdiği köpeğinin ölümü onu cidden üzmüş. Bu köpeğini bir veteriner, döldurup kendisine hediyeye kalkınca, son derece öfkelenmiş ve azarlamış.

Kişi olarak özgürlüğünü seven, kendine güveni yüksek bir insan. Her zaman yanlız yaşamış. Nasihatten, yaşça büyüklerden ya da ailevi yakınlıktan cesaret alıp gelecek telkinlerden hoşlanmayan bir yapısı var. Görevde son derece ciddi, otoriter, disiplinli, aşırı çalışkan ve takipçi. Basında çıkacak resimleri kontrol eder, beğenmediklerini yayınlatmazmış. Yakın arkadaş çevresiyle olduğu zamanlar neşelenir, hatta gülermiş. Fakat, kendisinin gülüşünü gösteren hiçbir resim yer almamıştır basında.

Yakın çevresi; çoğunlukla çocukluk arkadaşlarından oluşuyor. Salih Bozok, Nuri Conker gibi. Sonradan bu gruba Kılıç Ali de ekleniyor. Her an yanında olan, sofrasında yer alan bu arkadaşlarına, devlette hiçbir zaman ciddi görev vermemiş, hep milletvekili kalmışlar. Bu grubun adı, Mutat Zevat. Nuri Conker, Atatürk’ü öfkeli anında yatıştırabilen ve ona şaka yapabilen yegane insan. Salih Bozok, o kadar Atatürk sevgisiyle dolu ki, Atatürk’ün vefat ettiği 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda tabancayla intihar etti. Fakat, ölmedi, kurtarıldı.

Askeri okuldan sınıf arkadaşı olan Ömer Naci, Atatürk’ü o yıllarda etkileyenlerden birisi. Edebiyata düşkün, şair ve büyük hatip. İttihat Terakki’nin Bab-ı Ali baskınında yer alanlardan. Uygun eser seçmede ve hitabete te Atatürk’e yardım edenlerden. Kafkas Harbi sırasında şehit olan, temiz bir vatansever. Şam’a görevli olarak gittiğinde Atatürk’ün orada tanıştığı, siyasi bir sürgün olan Dr. Mustafa Cantürk, Atatürk’ün siyasete soyunmasında rolü olanlardan. Atatürk, bu arkadaşını Ankara’daki Meclis’e milletvekili olarak sokuyor. 1920’den 1950’ye kadar milletvekili kalan Dr.Cantürk’ün vefatı 1955’de.

Atatürk, dedikodu yapanları da, dalkavukları da sevmeyen bir yapıda. Dedikodu yapan kişiyi, bir müddet sonra hakkında dedikodu yapılanla, sofrada biraraya getirirmiş. Sonra da “Sen, falan için galiba şöyle birşey demiştin, bak şimdi 0 da sofrada, anlat bakalım bu meseleyi” dermiş. Dedikoducuları safdışı etmekte çok güzel bir taktik.

Yıl 1923, Martın 17’si. Atatürk, Adana’dan trenle Mersin’e gitmekte. Yenice’de, kendisine muhalif olan Mersin Milletvekili Yusuf Ziya Aydın, karşılamaya gelenleri tanıtma çabası içinde. Atatürk, onlar kendilerini tanıtır diye uyarıyorsa da, milletvekili bu işi Mersin Hükümet Konağı’nda da sürdürüyor. O zaman Atatürk “Sen teşrifat memuru musun, çekil aradan be adam” diyerek azarlıyor onu. Aynı gün, verilen yemekte garson gibi koşuşturan belediye başkanına da “Bu senin işin değil, yerine otur” sözünü sarfediyor. Makamm itibarının zedelenmesine, Atatürk’ün tahammül etmesi elbette ki, mümkün değil.

Türk kadınına da saygısı büyük. 17 Aralık 1923’de Tarsus’a geliyor. Çetecilerle savaşmış Adile Çavuş, “Ahdim var Paşam, bastığın yere kurban olayım” diyerek haykırıyor. Atatürk, onu elinden tutup kaldırıyor, “Kahraman Türk kadını, sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üstünde yükselmeye layıksın” diyor. Adana’ya geldiğinde de siyahlara bürünmüş, ellerinde Antakya-İskenderun levhaları ve bayrak taşıyan iki kız, kendisine “Bizi kurtarın Paşam” diye yalvarıyor. Atatürk, “40 asırlık Türk yurdu, ecnebi kalamaz” diye cevap veriyor, ve dediğini de yapıyor, İskenderun da, Antakya da bizim oluyor.

Adana’da verilen bir akşam yemeğinde, bir çiftçinin, köylünün yer almasm1 istemi§ Atatürk. Sofrada sağına Kadıköylü Ramazan Ağa’yı (Atıl) almış. Yaptığı konuşmada “Köylü yurdun efendisidir” deyince, Ramazan Atıl, “Benim gibi okuma yazma bilmeyen köylüden efendi olmaz” karşılığını vermiş ve eklemiş, “Bizim köye okul açtırın Paşam” ve bu okul da bir süre sonra açılıyor Kadıköy’de. Doğru söze, doğru ödül.

Cesareti için sınır yok. Cephede de, Meclis’te de, halk içinde de... Sakarya Harbi’nin bunalımlı günlerinde, Atatürk’ün aşırı yetkilerle başkumandan olduğu dönemde, süresi bitmiş. Çeşitli politik oyunlarla, işi savsakllyorlar. Masanın üzerine çıkıyor, şöyle hitap ediyor: “Bir süredir Türk ordusu cephede başkumandansız. Orduyu başkumandansız bırakmadım, bırakmayacağım da. Bunu böyle bilin...” tabii karar hemen çıkıyor.

Dolmabahçe’den bir gece, korumaları atlatıp Sarıyer’e gidiyor. Etraf, telaş içinde arıyorlar. Sarıyer’de aralarında Rum balıkçıların da olduğu bir grupla rakı içiyor, türküler söylüyor ve oyunlar oynuyor. Sonunda, gelip yanma yana§1yor korumaları, “Gene mi siz?” diye çıkışıyor onlara.

Yeni subay çıktığı dönemlerde, sık sık gittiği bir Rum meyhanesi varmış İstanbul Asmalı Mescit’de. Zaman zaman, meyhane sahibine “Param yok, sonra öderim” der, o da “Canın sağolsun be Mıstık” diye cevap verirmiş. Aradan yıllar geçmiş, Atatürk Cumhurbaşkanı. Günlerden bir gün, bu meyhaneye aniden gelivermiş. Meyhane sahibi Rum inanamamış, sevinmiş ve de şaşırmış. Atatürk’ün ne istediğini bildiği için, hemen masayı kuruvermiş. Sıra gelmiş hesap ödemeye. Atatürk, “Param yok, sonra öderim” demiş, karşıdan cevap yok. Aynı şeyleri tekrarlamış, sonunda Rum meyhaneciden duymayı istediği şu sözleri duyabilmiş: “Canın sağolsun be Mıstık.”

Sabrına sınır yok. Milli mücadeleyi mutlak kazanacağını biliyor. Bu ara, inanılmaz biçimde sabır gösteriyor, kendinden farklı düşünenlere, hatta muhaliflerine. İşleri düze çıkardıktan sonra da, kafasına koyduğunu çok güzel bir zamanlama ile, teker teker gerçekleştiriyor. Devrimler ve laik cumhuriyet, böyle bir sabır ve çabanın sonucu. Bu uğurda hiçbir taviz vermiyor, en yakınlarını bile gözden çıkarıyor. Yeşile, ormana hasret. Bu nedenle Ankara’da çiftlik kurdurüyor, Sögütözü denilen, nispeten yeşillik alan, onun için istirahat yeri. Ömrünün son günlerinde, yakınlarına söylediği şu: “İyileşirsem, ormanlara gidip bir süre dinleneceğim”. Ne yazık ki, bunu yapmaya ömrü yetmedi ama, şimdi orman haline gelmiş Anıtkabir’de son uykusunu uyumakta.

Son derece zeki, ileriyi ve olayları sezebilme gücüne sahip bir deha. Ankara’ya ziyaretine gelen İran Şahı Pehlevi, Afgan Kralı Emanullah Han, Atatürk’e imrenip aynı işleri, kendi ülkelerinde yapma düşüncesindeler. Atatürk onlara “Zaman, zemin (ortam) şimdilik uygun değil, başaramazsınız, yapmayın” tavsiyesinde bulunuyor. Onlar, yapabilecekleri inancıyla adım atıyorlar ama, her ikisi de tahtlarından oluyor.

II. Cihan Savaşı öncesi görüştüğü meşhur Amerikan komutanı Mac Arthur’a söyledikleri, onun ne kadar ilerisini görebildiğinin güzel kanıtları: “Savaş, yakında çıkacaktır. Amerika’nın müdahalesiyle Alman grubu yenilecek, fakat Rusya, Avrupa’nın ortasına kadar gelip yerleşecektir. İngiltere, savaşı kazanacak fakat imparatorluğu yıkılacaktır”. Aynı ileri görüşlülüğü, İstanbul’a gelen İngiliz veliahtı Edward için de sözkonusu. “Sanırım, veliaht madam Simpson yüzünden tahtından olacak düşüncesi doğru çıktı. Adı geçen veliaht, Dolmabahçe rıhtımında yatdan karaya çıkarken, kendisini karşılayan Atatürk’e elini rıhtıma değdirip, kirlettiği için uzatmak istemez. Atatürk’ün ona verdiği eşsiz cevap şu: “Ekselans, vatanımın toprağı benim elimi kirletmez”. Öylesine vatansever, öylesine Türklük’le övünen bir lider Atatürk... Bir davette, Türk garsonlarından biri hata yapıp bir tabağı düşürüyor. Atatürk “Bu millete herşeyi öğrettim ama, uşaklığı öğretemedim” diyor. Çok anlamlı ve önemli bir söz.

Birçok kişiye, soyadı verdiğini biliyoruz. Bunların içinde şaka yollu takılıp, sonra düzelttikleri de var. Örneğin; bir banka müdürüne İşer (sonra Eriş), tarımla uğraşan birine Eş-ek (sonra Erkmen) gibi... Doktorların rakı içmesini kısıtladıkları, ancak bir parmak alabilirsiniz dedikleri dönemde, garson bardağına enlemesine bir parmaklık rakı koyuyor. Atatürk, “olmadı” diyor, cevap “Paşam, bu bir parmaklık”. Atatürk, parmağını diklemesine bardağa tutuyor, “İşte bir parmaklık bu kadardır” diyor. Birgün. takılabileceği bir arkadaşının eli. yoğurt kasesine giriyor. O “Özür dilerim paşam” deyince Atatürk, “Ne var bunda, sadece cacık oldu o kadar” demekle yetiniyor.

Sürprizlerden de hoşlanan birisi. Çankaya’da bir akşam sofrasında, Ankara yerlilerinden tüccar Hasan Efendi’nin Atatürk için şu sözleri sarfettiğine değiniliyor: “Gazi Paşa’nın, padişahtan ne farkı var, onu aramızda hiç görmüyoruz...” sofra devam eder. Birkaç saat sonra Atatürk aniden “Hadi, Hasan Efendi’ye gidiyoruz” deyip, üç arabayla Hasan Efendi’nin kapısına dayanırlar. Hasan Efendi, gecelik entarisiyle kapıyı açar, ona “Benim için bazı şeyler söylemişsin, yanıldığını göstermek için sana geldik”. Hasan Efendi’nin kaynanasının elini öper Atatürk ve çocukları uyandırıp omuzunda taşır. Rakı sofrası kurulur ve güneş doğuncaya kadar sofra devam eder.

Ankara’da Gazi Çiftliği’nde, Karadeniz Havuzu’nun açılış günü. Protokol şefi Saffeti Ziya Bey, telaşlı, perişan, ne yapacağını bilmez halde. Atatürk yanında genç ve güzel iki diplomat eşiyle birlikte, havuzun kenarında ve ayakları da suda. Protokol şefine söyle söyler: “Ne oluyorsun, şaşılacak ne var bunda. Ellerimizin güzelliğini göstermenin yolunu her zaman buluyoruz. Ama, ayaklarımızın güzelliğini nasıl gösterecektik? Bu havuz neden yapıldı zannediyorsunuz? Ayaklarımızın da güzelliğini göstermek için yap11mad1 m1 bu havuz?”. Sonra gülmeye başlıyor, mendiliyle ayaklarını kuruluyor, çoraplarını ve ayakkabılarını giyiyor.

Tüm sertliğine rağmen, affedici yanı da güçlü. Yüzelliliklerin affında bunu gösterdi, başta birlikte olduğu, sonradan düşünce farklılığı yüzünden yolları ayrılan en yakın arkadaşları dahi affedebildi. Şimdi anlatacağım olay, onun bu yönünü gösteren bir örnek. Dr. Reşit Galip, 1933 üniversite reformunu gerçekleştirebilmiş bir Milli Eğitim Bakanı. Dürüst, cesur ve devrimci bir insan. Atatürk’ün sofrasında, bir Rus restoranı için örtülü ödenekten para verilme konusunda, Atatürk’e karşı çıkıyor. Atatürk de, onun sofradan kalkmasını istiyor. 0, “Burası devletin sofrasıdır, kalkmıyorum” diyor. Bunun üzerine Atatürk, sofrayı terkediyor. Araları soğuk ve açık. Bir süre sonra, Dr. Reşit Galip, gece yemeğe davetli. Sofrada otururken ve herşey normal giderken, iki tane güçlü kuvvetli er, yemek salonuna giriyor ve Reşit Galip’i koltuğuyla beraber dışarı çıkarıyorlar. Atatürk, “İşte ben, adam1 böyle sofradan attırırım” diyor, gülüyor ve Reşit Galip tekrar masaya dönüyon.

Çocuklara aşırı sevgi duyuyor. Ülkü dahil birçok kız çocuğunu evlat edindi. Hassas yanları çok fazla. Bunca harp, kan görmesine rağmen kurban kesilmesine bile bakmak istemeyen biri. Ama, konu vatan olunca son derece kararlı ve işi sonlandırıcı. Çabuk görüp, çabuk karar verebilen çok üstün bir asker ve siyaset adamı.

Dinin siyasete karıştırılmasına her zaman karşı olmuştur Atatürk. İstanbul’un işgal altında olduğu günlerde, başkanı Sait Molla’nın olduğu İngiliz Muhipler Cemiyeti’nde çalışan, sonradan bir gizli aian olduğu anlaşılan Rahip Frew’e, o günlerde yazdığı mektuptan bazı satırlar: “Bir din adamı olarak siyaset oyunlarına, adam öldürmeye kalkışmasaydınız, sizi, adaleti seven, insanlığa hizmet eden faziletli bir adam olarak tanımıştım. Bunda aldandığımın, edindiğim bilgilerle doğrulandığını size bildiriyorum...” Kıbrıs’taki Makaryos, siyasete ve kana bulaşmış onun gibi bir din adamı değil miydi?

Şimdi anlatacaklanmın fazla bilindiğini zannetmiyorum. Fakat, bilinmesinde yarar olduğu inancındayım. 1938 Kasım ayı. Atatürk’ün Ankara’ya gönderilecek naaşı, Karaköy’den geçmekte. Yüksek kaldırımda tcplanan Musevi vatandaşlarımız, dinleri gereğince, yas geleneği olarak, elbiselerinin düğmelerini aynı anda koparıp yere atıyorlar. Yere düşen düğmelerin çıkardığı ses, o kadar çok ve güçlü olmuş ki, herkes sanki yağmur ya da dolu yağıyor zannetmiş o anda.


 

Ölümünün 62. yılında Ulu Önder Atatürk’ü minnetle, şükranla yeniden anıyor ve bıraktığı cumhuriyete tüm gücümüzle özellikle gençlerimizin yürekten sarılarak ilelebet yaşatıp yükselteceğine inanıyoruz. Tanrının rahmeti hep onun üzerinde olsun.