GÜN BATARKEN

11/08/2020 19:32 814

Mersin Soli’de, güneş batmak üzere... Duygulandıran, düşündüren nefıs bir görüntü. İşte, bazen böyle anlarda, kendimizi çevremizden soyutlar, iç dünyamıza kapanırız. Bu, bir anlamda yalnızlıktır ama, sadece düşünce bazında, hesaplaşma, değerlendirme cinsinden. Yoksa; bencil, sevgiden yoksunların yalnızlığı türünden değil. İşte, bugün bu konuyu işlemeye çalışacağım.

Düşünen ben neyim? Cisim miyim, ruh muyum? Ruh; tenden ayrı bir cevher mi? Kendi gözümdeki benle, başkalarının gözündeki ben farklı mıyım? gibi sorular üşüşüyor beynime. Ölüm ne? Ölüm sonrası ne? Zaman ne? Doğadaki () ilahi güç ve o düzen ne ve bütün bunların arasında ben bir hiç miyim? Eğer bir hiç isem, hiçten birşey olamaz ki! Bu ve benzeri cevap bekleyen birçok sorular, bunaltır, ezer sizi.

Başlangıcı ve sonu olmayan, zamanla sınırlanamayan, uçsuz bucaksız bir uzay. Zaman da, ebediyete oranla ancak bir an’dan ibaret. Doğada da, toplumda da hep yavrular, küçükler, gençler ve yaşlılar. Güzel, büyüleyici renk ve ışık oyunları, net'ıs kokular ve sesler. Sihirli merdivenini gökyüzünden yeryüzüne indirmiş mehtap. Öte yandan, fırtınalar, ıipiler, dalgalar, seller, yangınlar, hepsi iç içe, yan yana ve birbirinin devamı halinde, aynen mutluluk ve mutsuzlukta olduğu gibi.

Düşünceli, bunalmış, bezgin, üzüntülü çehreler ve dimağlar, kindar, şaşkın, kıskanç bakışlar ve gözyaşları yanında şen, parlak, tebessümler, hayran bakışlar ve kahkahalar...

Duygusallar, romantikler, hayal kuranlar, öte yandan gerçekçiler, katılar, duygudan yoksun olanlar, ilgisizler... Doğrular, yalan söylemeyi bile beceremeyen gözler, rol yapanlar, hayranlık uyandıran ahlaklı görünümlü sinsi adiler... Suçlu olup aklanan, böylece yargıyı kamuoyunda mahkum ettiren yüzsüzler. .

Yüz ifadeleri ve davranışlar ayrı ve ilginç bir konu. Örneğin; elleriyle, bıçaklarıyla binlerce kişinin hayatını kurtaran cerrahlardaki; kayıtsız gibi görünen müsbet ama kararlı ve sert ifadeler. Ömrünü öksüzlere, yoksullara ve çocuklara adamışlarda gördüğümüz korku, kaygı, hatta sefkat izi bulunmayan yüzler... Görev ve sorumluluk sonra da alışkanlık, sevgi dolu olsalar bile, böyle bir görünüme itiyor.

Erdemli olduğu halde, şartlar gereği ayıpla, kusurla yaşamak zorunda bırakılanlar. Çoğumuzda olduğu gibi, kaçamaktan zevk alış, gizli yapılan ve itiraftan çekindiğimiz kusurlarımız ve de hep kendimizi temize çıkarmaya çalışan düşünce ve yargı sistemimiz. İnsan da, doğa da, böyle zıtlıklarla dengede duruyor. Daha geniş bakarsak, bir anlamda hoşgörü yatıyor diyebiliriz. Zaten, iyi geçim ve uyum da, kusursuzluktan değil, kusurları hoşgörmekle mümkün oluyor. Hoşgörünün temelinde de, başkalarının hatasında, bizim de payımız olabileceği düşüncesi yatar. Kendimizi rahatça bağışlıyorsak, niçin başkalarını da bağışlamayalım. Bunu demek kolay ama, yapması güç. Çünkü, insan olarak zaaflarımıza yenik düşüyoruz nedense.

Gençler, aşıklar, hayal kurmakta; yaşlılar da geçmişleri ile avunmakta. Ama, yine de takatsiz ve bezgin de olsalar, değişiklik arzusu sönmüyor. Telefonun ya da kapının çalmasını bekleme, acı haber getirse de mektup alma arzusu. Gönül de bundan payını almak ister. Susmuş gönül tellerinin ses çıkarması umudu, sürer gider...

Ölüme gelince; düşüncesi bile hoşa gitmez. O yokmuşçasına yaşarız. Acaba, ölüm olmasa, yaşam değerli olur muydu? Hiç sanmam... Geçici bir süre dünyada kalmamız ve öleceğimizi bilmemiz, bizleri değersiz şeylerden uzak tutmalı derler ama, hiç de böyle olmuyor. Mal, servet, ün ve makam peşindeki savaş acımasızca sürüyor.

Sıkıntılarla, hastalıklarla yüzyüze gelmedikçe, Tanrı’yı hatırlamayanlar da var. Tanrı; ezeli ve ebedi. En yüksek güç, irade ve akıl. İçimizdeki ışık da ondan. Akıl denilen o büyük armağanı da, o bize bahşetmiş. Biz faniler, yani ölümlüler, sonlular nasıl olur da o sonsuz gücü temsil ettiğimizi söyleyebiliyoruz.

Zaman içinde, görüp yaşanan, birçok olaydan sonra, farkına varmadan görüşlerimiz değişiyor. Herkes, bunu kendinden bilir. Hatta, yıllarca ewe]ki o kişi ben miydim, diye şaşar kalır. Unutma, bir çok derde deva. Böylece, çekilen acılar akla bile gelmiyor. Öyle olmasa idi, şiddetli doğum sancılarıyla kıvranan analar, tekrar çocuk doğururlar mıydı? Burada, sevgi ve de neslin devamı içgüdüsü, bunların üstesinden geliyor. Zaman zaman tartışılan konulardan birisi de, ağrısız doğum yapan annelerin, çocuklarına, normal ağrılı doğum yapan anneler kadar, sevgi duyup duymayacağı. Henüz, herkesce kabul edilen bir sonuca varılamadı bu alanda.

Sevgi her işin başı, birliğin ve yuvanın da temeli. Sanatın kökünde de o yatıyor. Doğanın, yaşamın sırlarını bulma, ruhumuzla bağdaştırıp yorumlarını yapma sanatçının işi. Doğanın içinde, sanatın her türlüsü zaten var. Bu, verimli kaynaktan bulup çıkarmak da sanatçıların becerisi ve gücüne bağlı.

Soli’de, akşamın şu menekşe kızılı havasında, karga sürüleri gibi aklımda kara satırlar çizen düşüncelerimi şöyle bitirmek istiyorum: Geçmiş, geçmiştir, bir daha geri gelmez. Her ne kadar, bazıları gerçek mazidedir, gelecek belki de hiç nasip olmaz, deseler de, hep ileriye bakalım. Umutlarımız hiç sönmesin. Yaşamak için umudun şart olduğunu da hiç unutmayalım.