Geçmişten Gelen Mesaj

14/11/2020 00:30 2015

 

Gözümü açar açmaz her zamanki müthiş manzarama uyandım. Tavana. Her sabah uyandığımda ve her sabah kalktığımda onu görüyordum. Canım tavanım beni hiç yalnız bırakmıyordu. Biraz bakıştıktan sonra işe geç kalmamak için yerimden fırladım. İş dediğim artık çok uzak bir yer değildi. Pandemiden ötürü tüm şirket evden çalışıyordu. Yani hemen kahvemi alıp salona geçmeliydim. Mesafe çok uzak olmadığı için kısa sürede işimin başındaydım. Dün akşam mesai bitimi kapattığım e-posta kutum bir gecede nasıl böyle dolabiliyordu? Gece çalışan insanlar sinirimi bozuyordu. Çünkü e-postayı gece attığı için benim öncelikli olarak o işlere bakmam bekleniyordu ama belki benim başka öncelikli işlerim vardı? Düşüncesiz iş arkadaşları insanı hayattan soğutabiliyordu. E-postalarıma bakarken gözüme kendi adımla bana gelen bir mesaj takıldı. E-posta benim tarafımdan, bana atılmıştı! Sabah mahmurluğu mu ya da bir şaka mı diye düşünmektense açıp okumaya başladım.

“Merhaba Selin. Şu an bu satırları beş yıl önceki Selin olarak yazıyorum. Çok güzel bir hayatım var. Seviyorum. Seviliyorum. İş yerinde de mutluyum. Yanımda oturan kıza biraz sinir oluyorum ama olsun görmemezlikten gelmeyi öğrenebilirim. Seviyorum dedim ya hani, işte o çok güzel çünkü aynı şekilde seviliyorum da. Umarım bu uzun yıllar sürer. Beş sene sonra kendimi nerede görmek istesem acaba? Evli? Belki çocuklu? Ne olursa olsun, sevdiğim hayatımda olsun. Hadi bakalım Selin Hanım, şimdi çalışma zamanı. Kolay gelsin.”

E-posta bitmişti ama ben hâlâ ekrana bakıyordum. Bu mesajı ben atmamıştım ama mesaj söylenen yıldaki duygularımın hepsini yansıtıyordu. Hemen gelen e-postanın uzantısına baktım. Bir internet sitesinin adını gördüm, hızlıca tıklayıp o siteye yönlendirilmeyi bekledim. Kısa sürede ekran açıldı ve ben arkama yaslanıp “Vay anasını” dedim. Bu, geleceğe mektup yazmayı sağlayan bir siteydi. İstediğini yazıyordun, kaç sene sonra sana ulaşmasını istediğini seçiyordun. Saati ve günü yani her ayrıntı mevcuttu. Bir deneme yapmak istedim ve beş dakika sonra teslim edilmesi için kendime bir mektup yazdım. Kahvem buz gibi olmuştu, kalktım ve kahvemi tazeledim, biraz oyalandım ve beş dakika sonra ekranımın karşısına geri döndüm. Yazdığım mesaj, e-posta kutuma düşmüştü. Geçmişteki Selin’den, gelecekteki Selin’e. Ürperdiğimi hissettim. O mektubu ben yazmamıştım, ya da hatırlayamıyor muydum acaba? Yaptığım kaza aklıma geldi. İki sene önce bir trafik kazası geçirmiştim ve on gün komada kalmıştım. Bu sebeple bazı kopukluklar olmuştu hafızamda. Hâlâ bu sebeple tedavi görüyordum. Lanet kaza yüzünden dedim. Kim yazmış olabilir ki benden başka? E-postayı unutup işime konsantre oldum. Günler geçti, her şey aynı monotonlukla devam ediyordu. Beş yıl önceki kendimin, bana yazdığı güzel ve pozitif e-postalar, haftada bir gelmeye devam ediyordu. Artık, sadece okurken gülümseyip geçiyordum. Ta ki ilk e-postadan iki ay sonra gelen kendi kendimi tehdit ettiğimi okuduğum mesaja kadar;

“Kendimi ne zannediyorum diye sordun mu hiç kendine? Bence artık sormalısın. Bazı şeylerin kıymetini bilmiyorsun. Ayağını denk al Selin. Belanı arama!”

Cümle bittiği anda telefonum çaldı. Korkudan bir anda yerimden sıçradım. Gizli numaradan aranıyordum. Açtım, nefesimin titrediğini hissettim alo derken. Karşıdan ses gelmiyordu. Bekledim. Bir şeyler duymak istedim. Tek duyabildiğim bir gülümseme sesiydi. Hani o dışarı tek atımlık nefes verilen gülümsemelerden. Sonra telefon kapandı. Olduğum yerde kala kalmıştım.

Tüm gelen mesajları açıp baştan okudum. Geçmiş yıllara gidip gelen beynimin içinde, şimşekler çakıyordu. Zihnimi zorluyordum. Hatırlayamıyordum. Hiçbir şey gelmiyordu aklıma. Kendimi bilgisayarımın başında hayal ettim bu mesajları kendime yazarken. Gözlerimden ve kulaklarımdan neredeyse ateş çıkacaktı ama hayır hatırlamıyordum. Ya çıldıracaktım ya da çıldırmıştım. Bilgisayarımı aldığım gibi polise gittim. Bunu riske atamazdım. Hadi telefon belki de tesadüftü ama bu e-postaların hangi bilgisayardan atıldığını öğrenmek zorundaydım. Yaklaşık iki saat ifade verdim. Bilgisayarımı orada bırakmak zorunda kalacaktım. Ya yine e-posta gelirse diye bırakmak istemedim ama mecburdum. Karakoldan elim boş çıktım. Evim karakola yürüyerek yirmi dakika uzaklıktaydı, yürümeye karar verdim. Yolda giderken sanki herkes bana düşman sanki herkes beni öldürmek istiyormuş gibi hissettim. Korkuyordum ama neyden korktuğumu çözemiyordum. Belki de kendimden korkuyordum. Tüm mesajları eğlenmek için kendi kendime atmıştım belki de. Kaza sonrası silinen anlardan bazıları da bunlardı belki. Fakat o gelen son mesaj neyin nesiydi? Hangi şeylerin kıymetini bilmiyordum acaba? Mesela küçükken bizi bırakıp giden babamın ardından annemi suçlayıp on sekiz yaşıma gelince evden ayrıldığım için bana öfkesi hiç dinmeyen ağabeyim mi yazıyordu bunları? Benden hep nefret etmişti. Kaç kere ölmem için dua ettiğini söylediğini hatırlamıyorum. Kazada ölmemiş sağ kalmışsam annemin duaları sayesindeymiş. Hâlâ benim için oturur ağlarmış annem… Yalan! Ne annem ne de ağabeyim beni seviyordu. Bir tek babam seviyordu. O da yurtdışındaydı. Gidecek hiçbir yerimin olmadığını düşününce caddenin ortasında bir banka oturup hüngür hüngür ağlamaya başladım. Birkaç dakika sonra yanıma bir çift gelip iyi miyim değil miyim diye sorana kadar ağladım. Onları iyi olduğumu inandırıp, teşekkür edip evime gittim. Başım çatlıyordu. Doktorumun verdiği baş ağrısı ilacımı içip uzandım. Öylece uyuyakalmışım. Sabaha kadar deliksiz uyuyup sabah gözümü açtığımda vefakâr tavanımla yine göz göze geldim. Fakat bu sefer gözlerim sabit bir noktaya bakıyordu ve o noktada bir siluet görüyordum. Elbette zihnimdekinin yansımasıydı bu ama o siluet eski erkek arkadaşım Kaan’ındı. Beş yıl önce hayatımda o vardı. Kıskanç pislik! Kıskançlıklarından bıkıp ayrılmıştım ondan. “Asla bırakmam seni” deyip ertesi gün bir daha karşıma çıkmamak üzere hayatımdan çıkıvermişti. E kolayca çıkmıştı işte şimdi bana neden bir şey yapsındı ki? Yataktan fırlayıp karakolu aradım. İlgili kişiye bağlanırken görüşmeyi hoparlöre alıp, telefonumdan e-postalarıma girdim. Bir mesaj gelmişti. Ellerim titreyerek açtım. Mesajda “Bugün intikam günü ve bugün hayattaki son günün” yazıyordu. Tam ağlamaya başlayacaktım ki telefondan “Selin Hanım orada mısınız?” sesi ile kendime geldim. Telefonu ve karakolu tamamen unutmuştum. “Evet, evet buradayım, bir şey oldu hemen oraya gelmem lazım” dedim. Telefondaki polis memuru çok sakin bir ses tonuyla beni sakinleştirmeye çalıştı. “Hayır gelmenize gerek yok. Bir ekip sizi almaya gelmek için çoktan yola çıktı. Mesajı biz de gördük sabah. Fakat söylemem gerekirse tüm bu mesajlar sizin bilgisayarınızdan atılmış. Yani aslında siz atmışsınız.”

Kafam çok karışmıştı ama eve polisin geliyor oluşu beni biraz rahatlatmıştı. En azından bugün güvende olacaktım ve yarın olduğunda tüm bu deli saçması şeyler son bulacaktı. Kendi kendime kurduğum bu oyun son bulacaktı.

Çok geçmeden kapı çaldı. Kapı deliğinden baktığımda sivil giyimli polisi gördüm. Sanki onu daha önce de karakolda görmüştüm. Kapıyı açtım ve buyurun dedim. Adam önce biraz tereddüt etti ama sonra içeri girdi. Hemen hazırlanıp geliyorum çok az bekleteceğim sizi dedim. Cevap vermedi. Neden cevap vermedi diye merak edip arkama döndüğüm anda yüzüme kapatılan pamuk son gördüğüm şeydi.

Uyandığımda ıslak bir zeminde ellerim ve ağzım bağlı bir şekilde otururken buldum kendimi. Gözlerim karanlığa kısa sürede alıştı. Başımı sağa çevirdiğimde onu gördüm. Evime gelen ve beni bayıltan polisti bu.

  • Kimsin sen?
  • Tanımadın değil mi? Öylece sildin geçmişinden beni. Ben Kaan. Eski sevgilin!

Kulaklarım işitiyordu ama rüyada gibiydim. Belki de rüyadaydım. Kaan mıydı karşımdaki? Ben onu karakolda gördüm sanmıştım ama belki de öyle sanmıştım. Başım çatlarcasına ağrıyordu yine. O anlatıyordu, ben ise suyun altındaymışçasına onu anlamaya ve duymaya çalışıyordum.

  • Senden nefret ettim Selin. Hayatımın senden sonraki olan tüm zamanında senden nefret ettim. O mesajları sana, yıllar sonra birlikte okuruz diye ben atmaya başlamıştım. Jest olsun diye. Ama sen beni hayatında istemedin. Ben de senin artık hayatta olmanı istemedim. Arabanın hidroliğini ben bozdum. Öl istedim! Ama ölemedin! Seni yıllardır takip ediyorum. Defalarca karşına çıktım. Beni görmedin bile. O gün caddede bankta otururken de iyi misin diye soranlardan biri bendim. Beni yine tanımadın. Bana yokmuş gibi davranamazsın. Öyle davranan herkesi yok ederim ben Selin. Sen dahil!
  • Ben, kazada hafızamı, ben bazı şeyleri hatırlamıyorum özür dilerim.
  • Kes sesini! Her şeyi unutsan beni unutamazsın senin öyle bir hakkın yok! Sen baygınken sana bir sürü hap içirdim Selin. Yavaş yavaş öleceksin ve ben senin ölümünü izleyeceğim. Senin ölümün, aynadaki kendi ölümümün yansıması olacak benim için. Çünkü sen de beni öldürdün yıllar önce. Bugün intikam zamanı!

Ölüyor muydum? Olanlara inanamıyordum. Geçmişten gelen bir katil geleceğimi elimden alıyordu. Gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı, ölüyordum…

Yeniden gözlerimi açtığımda bembeyaz bir odada gözlerimi kör eden, bembeyaz ışıkların içinde buldum kendimi. İlk önce her şey bulanıktı ama sakinleşip yeniden baktığımda bir hastane odasında olduğumu anladım. Bir hemşire bana yumuşak bir ses ile “Günaydın Selin Hanım, bu kadar çabuk uyanacağınızı düşünmemiştik.” dedi. “Bana ne oldu?” diye sordum. “Doktorumuz birazdan gelip her şeyi anlatır Selin Hanım, biraz dinlenin” dedi ve yanımdan ayrıldı. Birkaç saat sonra doktor gelip bana sakince her şeyi anlatmıştı. Polisler eve gelip bana ulaşamayınca şüphelendikleri Kaan’ın evine baskın yapmışlar ve beni Kaan’ın evinin bodrum katında ölmek üzere iken bulmuşlar. Kaan tutuklanmış, ben ise hastaneye kaldırılmışım ve iki gündür uyuyormuşum. Kendi doktorum da beni sık sık ziyarete gelmiş. Yaşıyormuşum işte… Geçmişi olmayan bir insan nasıl yaşar ki? Yaşıyormuşum işte…

Dip not: Siz de www.futureme.org sitesinden gelecekteki kendinize mektup yazabilirsiniz.