GARİP

10/07/2021 20:54 256



Hava karardıktan sonra avluda oturup karşı komşumuzun evini gözetlemek, benim için bir tutku olmuştu. Ailenin tek çocuğuydum. Hani şu seneler sonra, tam ümit kesildikten sonra gelen sürpriz çocuklardan. Adak çocuklarından. Bu sebeple, erkek olmama rağmen yedi yaşıma kadar saçlarımı kesmemişler. Eski fotoğraflarıma bakınca, bir kız çocuğundan farksızdım. Babam memurdu. Sabah evden çıkış, akşam eve geliş, yemek ve uyuma saatleri kendimi bildim bileli hiç değişmedi. Yaşadığı hayatta, sıradanlık ve monotonluğu ile hepimizi öldürüyordu adeta. Annem ise ev hanımıydı. Ev kölesi de diyebiliriz. Babamın azıcık gülümsemesi, heyecan kıpırtısı ya da mutluluğu için evin içinde saçını süpürge ediyordu. O da babamın ölü olarak yaşadığı hayata dönüp bizlerle birlikte yaşam belirtisi göstermesi için verdiği çaba ile kendisini öldürüyordu adeta.

Ben ise bu, hayattan beklentisi birbirinden tamamen farklı iki insanın arasında kendi kendime kurduğum oyunlarla bambaşka bir hayat yaşıyordum. Onlarla aynı çatı altında, onlardan ayrı.

Yıllar sonraki sürpriz doğumum bile onlara birkaç yıl heyecan yaşatmış, sonrasında ise babam yeniden kabuğuna çekilmiş, annem ise köleliğe kaldığı yerden devam etmiş.

Bu tatsız ve ölü olarak yaşanan ortamda, kendi dünyamda harikalar yaratıyordum. Okul hayatım boyunca çok başarılı bir öğrenci olmuştum. Öğretmenlerim benden çok memnunlardı fakat bunları anlatacakları ve gururlandıracakları ebeveynlerim olmadığı için bir noktadan sonra onlar da benim varlığımı unutmuş gibi davranmaya başlamışlardı.

Sanki ben, bu dünyaya yalnız bırakılmak için getirilmiştim. Arkadaşlarım ise nedense benden hep çekiniyorlardı. Sessiz, sakin, konuşmayan, başarılı ama gizemli bir çocuktum. Gençliğimi tabir etmem gerekir ise bir kelime yeterdi; “Garip”

Evet garip bir gençtim. Sivilcesi olmayan, yakışıklı, kimsenin gözünün içine bakmayan, sosyal hayatı sıfır, şalteri kapanmış bir bina gibi duruyordum insan topluluklarının arasında. Babam ölmüştü. Temiz bir ölüm olmuştu. Kişiliğine uygun, sade ve sıradan bir ölüm. Azrail için onu bulmak zor olmamıştı. Ya işte ya evde ya da yatağında karşılaşacakları kesindi ve nitekim yatağında uyurken ruhunu diğer tarafa terfi ettirmişti. Annem ise belirli bir süre neye kölelik yapacağını şaşırmış, bir ara bana sarmış, sonrasında ise aklı gidip gelmeye başlamış, hazır başlamışken de çok zaman geçmeden babamın yanına gidip bir daha dönmemeye karar verdiğinden kendini evin tam ortasında asarak, köleliğe kaldığı yerden devam etmek için diğer tarafa gitmeye karar vermişti.

Büyük umutlarla getirildiğim dünyada, gerçek yalnızlığa kavuşmuştum. Yirmi iki yaşındaydım ve tek bildiğim şey komşuların bozulan eşyalarını tamir etmekti. Bu şekilde para kazanıyordum. Evden artık hiç çıkmıyordum. Bana acıyan bazı komşular, evdeki eşyalarını bilerek bozup getiriyor, hem bana bu vesile ile para veriyor, hem de hayata kazandırmaya çalışıyorlardı.

Lâkin gereksiz bir çaba idi. Ben zaten hayattaydım. Sadece bedenimde yaşamıyordum. Çocukluğumdan beri, avlumuzdan sadece arka penceresi gözüken karşı komşumuzun evinde yaşıyordum ben. O mutlu ve sevgi dolu evde. Onlar da üç kişiydi. Anne, baba ve bir kız çocuğu. Arka pencere kızlarının odasınındı. Birlikte büyümüştük. Yani tam olarak ayrı ama birlikte. Hiç, bir araya gelmemiştik mesela. Hiç konuşmamıştık. Benim varlığımdan tamamen habersizlerdi. Aynı avluya bakan iki farklı evlerde sanki cennet ve cehennemi yaşıyorduk. Kimin hangisinde yaşadığını söylememe gerek yok sanırım. Fakat ben istiyordum ki o ismini bilmediğim kız da benim cehennemimde yaşasın. Beni mutlu etmek için saçını süpürge etsin, sonra benim gözümün önünde kendisini assın. Assın ama ölmesin. Boynundan ilmiği çıkartıp bana kahve yapmaya insin o tabureden. Ben kahvemi bitirene kadar yeniden o tabureye çıkıp boynuna ilmiği geçirsin ve oradan hep bana baksın.

Bana hiçbir şeylerini tamir ettirmeye getirmiyorlardı. Adeta yok sayıyorlardı bu dünyadaki ölü varlığımı. Oysaki en çok ölü olarak yaşayanlar saygıyı hakederler. Şalteri indirilmesine rağmen ölüme direnen yaşayanlardık biz. Bu yaşam hakkı bize ölürken kimi yanında götürebileceğimizi seçmek için verilmişti. Şalter inmişti ama birini seçene kadar. Seçtikten sonra anne ve babamın gittiği yere gidecektim ben de.

Perdesi hep bir karış açık dururdu. Çocukluğundan beri bu hiç değişmemişti. O bir karışlık açıklıktan duyardım sevgi sözcüklerini, yüzünü ve hareketlerini. Kuş gibi cıvıldayıp uçarak hareket ederdi.

Yarın diye geçirdim içinden. Tanışma vakti gelmişti. İnsan kuş misali değil melek misali bir cennette bir cehennemde olabilirdi. Böylesi daha uygundu.

Tamer Kara, akşam olup da kızları Burcu eve gelmeyince telaşlanmaya başlamıştı. Üç dört saat daha kıvranarak oyalanıp polise kayıp başvurusu yapmaya gitmişti. Kızlarının reşit olduğu için ve henüz çok yeni olduğu için polisler, kırk sekiz saat geçmesi gerektiğini söylemişlerdi. Fakat Tamer Kara biliyordu. Kızının başına bir şey gelmişti. Aksi mümkün olamazdı çünkü ilk kez böyle bir şey oluyordu. Sabah okuluna gitmek için evden çıkmış ve bir daha gelmemişti. Telefonu cevap vermiyordu. Arkadaşlarının hepsini aramış, hiçbir sonuç alamamıştı. Annesini sakinleştiricilerle ayakta tutmaya çalışıyorlardı. Mantıklı ve sakince düşünebilmek için kızının odasına gidip kapıyı ardından kilitledi. Yatağına oturup düşünmeye başladı. O sırada gözü, kızının günlüğüne ilişti. Tereddüt etmeden alıp sayfaları çevirmeye başladı. Okudukça tüyleri ürperiyor, aklı başından gidiyordu. Kızı, elinde tuttuğu günlüğe sadece bir kişiyi yazmıştı. “Gece Prensi.” Yıllardır onu perdenin arkasından izlemiş, onunla uyuyup onunla uyanmış, tüm hayallerini onun üzerine kurmuş, ona âşık olmuş, kendisini gelip alacağı güne kadar onu bekleyeceğine dair tutkusunu satırlarına dökmüştü. Kızı kaçmış olabilir miydi? Gidip o garip çocuğun kapısına dayanmaya karar verdi ama son bir kez kızının telefonunu çevirdi. Çalmaya başladığı anda kızının çalan telefonunu da uzaktan da olsa duyar gibi oldu. Tüm dikkatini verdi. Hayır yanılmıyordu. Kızının telefonu çalıyordu. Oturduğu yerden kalktı, zil sesinin geldiği yöne, yani pencereye doğru yürüdü. Aralık olan perdenin arkasından kızını gördü. Burcu, arkadaki evin avlusunda, bir ağaca asılı bir şekilde yüzü kendisine dönük olarak ona bakıyordu…!

Beklediğinden kolay olmuştu onu ikna etmek. Sabah ilk saatlerde evlerinin köşesinde beklemeye başlamış, Burcu köşeden döner dönmez karşısına dikilmişti. Dakikalarca öyle durup birbirlerinin gözlerinin içine bakmışlardı. Sonra Burcu’nun elinden tutup onu evlerine götürmüştü. Evde hiç beklemediği bir şey olmuştu. Burcu ona sımsıkı sarılıp dakikalarca öyle durmuştu. Teslim olmaya hazır bir melek diye geçirdi içinden. Onu bayıltması çok kolay olmuştu. Planı beklediğinden daha güzel ilerliyordu. Önce annesi ile babasının yatağına yatırıp saatlerce izledi onu. Sonra kendi yatağına götürüp onu düşündüğü geceleri onu izleyerek bir daha düşündü. Sonra ise onu görmek istediği yere, ipin ucuna taşıdı. Boynuna ilmiği geçirdi, tabureyi ayağıyla itti. Belli belirsiz bir çırpınma hissetti sanki. Sandalyesini çekip karşısına oturdu. O artık penceredeki siluet değildi. Kanlı canlı bir ölüydü. Salınıyordu gözünün önünde. Annesi gibi.