BATI MEDENİYETİ, KAYNAKLARI VE GELİŞİMİ

17/01/2022 19:04 871

1993 yılından beri Köşe Yazarlığı yapmaktayım. Ayıca 20 yıl da Televizyon Programcılığı yaptım. Bu işleri fahrî olarak yaptım. Yani, Gazeteci Hüviyeti ile değil dışarıdan bu işlere dahil oldum. Bu arada şunu da hemen eklemeliyim ki, gerek yazı yazdığım gazetelerde, gerekse program yaptığım televizyonlarda ne gazete, televizyon sahipleri ve ne de yöneticileri yazıma ve programıma asla müdahalede bulunmadılar. Bu nedenle onlara teşekkürlerimi iletmeliyim. Çünkü bu işlere devam etmeme gerekçe oluşturmuş oldular.

Neden bunları yazdım? Çünkü, bir yazardan ve televizyon programcısından beklenen genellikle güncel konuları yazması ve işlemesi olmaktadır. Oysa, ben, günlük konular yanında tarihe not düşecek konuları da işlemeyi istemekte ve biraz da onun için emek vermekteyim. Elbette kaçınılmaz olarak işlenecek güncel konular olduğunda gereğini yapmalıyım ve de yapmaktayım.

Bugün de bu kadar ağır güncel konular varken bir kaçamak yapıp Batı Medeniyeti denilen konu ile ilgili bir temel atmak düşüncesindeyim.

Batı medeniyeti diye bir tabir kullandığımız zaman Batının neresi olduğunu ortaya koymak gerektir. Batı, öncelikle Avrupadır ve 1776’da yine Avrupalıların yerlileri katliamları ile kurulan ABD de bugün Batı medeniyetinin bir parçası ve hatta en önemli parçası olmuştur.

Batı medeniyetinin ana kaynaklarından biri Roma Devleti’nin MS 300’lerde Hıristiyanlığı kabulü ile bu din olmuştur. Genel kabul gören bir görüşle ikinci ana kaynak da MÖ 500’lerden başlayarak Yunan filozoflarının görüşleri olmuştur.

Sofistler öncesi, Sofistler, Sokrates, Platon, Aristoteles gibi filozoflar Batı medeniyetinin kökleri olarak kabul edilir. Avrupalıların kurduğu bugüne kadar ki en büyük devlet olan Roma’nın Hıristiyanlığı kabulü bütün Avrupa ve toplam Batı için ortak bir kültür oluşmasına neden olmuştur. Batıda Millet kavramı her zaman var olmuşken ve hâlâ da varlığını devam ettirmekte iken bu durum ilginçtir. İleriki zamanlarda bu ilginçliğe değiniriz.

Hıristiyanlığın kabulü tarihinden 1400’lerin sonuna kadar Avrupa’da fikir, düşünce, ilim hayatında çok fazla bir hareketlilik gözlenmemektedir. Patristik Felsefenin temsilcisi Augustinus, Skolâstik Felsefenin temsilcisi Aquinas gibi arada bir öne çıkan düşünce adamları olmuştur ama, uzun asırları düşündüğümüzde bunların sayıları çok kısıtlı kalmıştır.

 

Dünyada 13., 14., 15. Ve 16. Asırların Türk Asrı olması ve hatta Türklerin kendi aralarında dünyayı paylaşım kavgalarına girmesi tüm  Avrupayı her konuda ve tamamen köşeye sıkıştırmış ve olağanüstü arayış durumlarına itmiştir. Bu arayış sonuç vermiş ve Avrupa, yaptığı coğrafî keşiflerle yeni bir döneme girmekte olduğunu görmüştür.

Asırlar süren çok kötü Ortaçağ yaşantısını terk etmenin yollarını da böylece düşünmeye ve uygulamaya başlamıştır. Bu nedenle önce ekonomide, teknikte, sosyal alanda, sanatta çok ilginç bir adlandırma ile Yeniden Doğuş anlamına gelen Rönesans devreye girmiş ve ağır Ortaçağ bunalımının kaynağı olarak görülen Kilise’nin inanılmaz etkisini ortadan kaldırmak için de dinde Reform hareketlerine girişmiştir. Martin Luther, Kilise’nin ve Papalığın yaptıklarını protesto eden açıklamaları ile Ortodoks ve Katolik dışında yeni bir Hıristiyan Mezhebi’nin ortaya çıkmasına yol açmıştır: Protestanlık.

1500’lerin başı ile birlikte Avrupa’da düşünce adamları artmaya, Türklerin 8. Ve 9. Yüzyıllarda ortaya çıkardıkları Platon, Aristoteles Avrupa için yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Descartes, ilk modern felsefenin kurucusu kabul edilerek insanın merkeze oturması düşüncesini orta yere koymuştur.

Batı, bu tarihten itibaren sürekli yeni fikirler, yeni görüşler, güçlü filozoflar ve yeni bilgiler, kısaca büyük yenilikler üretmeye başlamıştır.

Bu arada bu çok yönlü gelişmeleri farklı ve ilginç noktalarda değerlendiren düşüncelerin  üremesine de tanık olunmaya başlanmıştır.

Bu farklı ve ilginç görüş üretenlerden birisi de Niccolo Makyavelli’dir.

Bütün bu hızlı ve çok yönlü gelişmeler altında Makyavelli, Prens adlı eserinde çok ilginç görüşler ortaya koymuştur. Makyavelli’ye göre; yöneticiler, muhaliflerini alt edebilmek için hile, dalavere ve kurnazlık yapabilir. Yöneticilerin, iktidarlarının devamı için gerektiğinde dost, gerektiğinde acımasız olmayı mutlaka bilmeleri gerektir. Bunlar, toplum önünde cömert, dürüst ve erdemli görünürken, geride hile, düzenbazlık, rüşvet ve baskıya yol açabilmelidirler. Bunları yapmaları gerektiğinin nedeni, Makyavelli’nin siyasal alanın acımasız bir savaş alanı olduğuna inanmasıdır. Makyavelli, halkın da yarı cahil, korkak ve hatta daha da kötü olduğuna inanmaktadır. Makyavelli’ye göre halk, iktidara ve güce tapmaktadır. Bu nedenle iktidarda olanlara dalkavukluk ve onlara yanaşmak düşüncesi halkda bir eğilim şeklindedir. Makyavelli’ye göre durum bu olunca, iktidar sahipleri, istediği kişileri kolayca harcayabilir, yok edebilir ve iktidarının devamı için her şeyi yapabilirler.

Makyavelli’nin bu görüşleri biraz da abartılı bulunarak ve müstehzi bir bakış ile Makyavelizm adı altında etiketlenmiştir.

Bu tür farklılıklar içerisinde Batı medeniyeti dediğimiz fikir üretme ve gelişme dönemi devam etmiştir.

Bu arada Kant, Hegel, Niçe, Comte, Marks gibi birçok filozof ve düşünce insanları da bu hızlı değişimin nedenlerini araştırırken farklı yaklaşımlar da sergilemeyi sürdürmüşlerdir.

Bunlardan biri de Max Weber’dir. Weber, Batının gelişmesini Protestanlığın ortaya çıkmasına bağlamıştır. Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde çok değişik yaklaşımlar sergilemiştir. O’na göre; Protestanlık, çalışmayı ibadet haline getirerek Kilise’nin durağanlık isteğini kırmıştır. Weber’e göre, Kapitalizmin oluşmasını ve gelişmesini Protestanlık ve özellikle ona bağlı Kalvinizm sağlamıştır.

Batı medeniyeti’nin 16. Yüzyıldan itibaren baskın olmaya başladığını gördüğümüze göre, insanlık tarihi açısından önceki daha bir çok asırda baskın görüşler ve düşünceler neler olmuştur sorusu ortaya çıkmaktadır. Onun cevabını bir ara vermek de bizim görevimizdir elbette.