ATEŞ

25/09/2021 00:52 180

 

Deniz kenarında oturup güneşi uğurlarken iki kadeh bir şeyler içmenin hayaline dalmıştım ki çalan telefon beni hayalimden çok uzaklara, ofisime ve masama geri getirdi. Bir de ışınlanma henüz bulunamadı derler. Al sana ışınlanma işte, az önce deniz kenarında anason kokluyordum, şimdi ise bitmiş kahvemin sası kokusunu. Susmak bilmeyen telefonu hiddetle açtım;

  • Başkomiserim, az önce bir ihbar aldık. Mantar toplayıcısı bir adam, bataklık bölgesinde ceset olduğunu düşündüğü bir şey gördüğünü söyledi. Adama oradan ayrılmaması gerektiğini tembihledim. Adresi aldım, çıkalım mı?
  • Ceset olduğunu düşündüğü ne demek?
  • Başkomiserim ceset yanmış.

Hızlıca çıkıp yola koyulduk. Arabada, Komiser Seda ve Komiser Sefa aralarında tartışıyorlardı, Seda adamın mantar toplarken onlardan yiyip hayal görüyor olmasının muhtemel olduğunu söylüyordu, Sefa ise öyle bir hayal görüyor olsa polisi arayacak bilinç seviyesinde olmaması gerektiğini iddia ediyordu.

  • Siz ne dersiniz başkomiserim?
  • Bilemem. Umarım gördüğü bir mangal partisinden arda kalanlar değildir. Eğer öyle ise, topladığı mantarlarla birlikte onu güveç yaparım.

Bu sözüme ikisi de çok gülmüşlerdi. Aslında gülecek bir şey yoktu. Ekip arkadaşlarım sadece, benim olaylar karşısındaki sükunetime ve en kötü vakada bile kendimi kaybetmeden onları motive etmeme hayranlardı. Bu sebeple ne desem espri olarak algılayıp gülüyorlardı. Varlığımla ve duruşumla onlara güven veriyordum.

İhbar yapılan yer merkeze yirmi beş dakika uzaklıkta şehrin karşı kıyısına yakın bataklık bir bölgedeydi. Kışın bu bölgede ne turist ne de yerel halk gezerdi. Anca işte böyle mantarcılar ve define avcıları olurdu. Bu coğrafya, tarihi zenginliklerin üzerine kurulmuş yeni şehri hiç benimsememişti. Bu sebeple toprak resmen zaman zaman kusuyor, kustukça da ortaya tarihi eserler çıkıyordu. Aslında toprağın kustuğu falan yoktu. Hadsiz insanlar kazıp kazıp örtülü tarihi rahatsız ediyor, bugünün çirkinlikleri ile yüzleştirip onları üç kuruşa satıyordu. Ben ise bu yapılan talanı insan doğasının doğada yarattığı depremler olarak algılıyordum.

Bölgeye girdiğimizde, ekip aracını görüp çok uzaklardan bize doğru koşmaya başlayan adamı gördük. Sefa da adamı görünce heyecanlanıp gaza basınca az kalsın adamı eziyordu. Ters bakışlarımla ona gerekli küfrü ettikten sonra aniden frene basıp durdurduğu arabadan indik.

  • Çabuk olun, hadi beni takip edin, şu tepenin ardında ceset. Ya da her neyse. Araba girmez oraya beni takip edin.

Hipnotize olmuş şekilde, bu öğretim görevlisi tipli adamın peşine takıldık. Adamın, buraya yanlışlıkla gökten düşmüş gibi buraya hiç ait olmayan bir tipi vardı.

  • İşte orada, yüce tanrım umarım ceset değildir.

Yüce tanrım? Alışık olmadığım bir hitap şekli. Genelde olay yerlerinde insanların; “Aman Allahım, Ya Rabbel Alemin, Allah kahretsin ya da Euzu Billahi” şeklindkie şaşırmalarına alışık olduğum için “Yüce Tanrım” bana garip gelmişti. Gösterdiği yere doğru hızlıca yürürken dayanamayıp sordum;

  • Beyefendi adınız nedir sizin ve ne işle meşgulsünüz?
  • Benim adım Ferda İzbırak, üniversitede fakülte bölüm başkanıyım.

Hiç şaşırmamıştım. “Ben de Başkomiser Yusuf, memnun oldum.” deyip, önde koşturan Sefa’yı yakalayabilmek için adımlarımı hızlandırmıştım. Gösterdiği yere ulaştığımızda, maalesef gördüğünün düşündüğü gibi bir ceset olduğunu anladık. Dördümüz orada öylece durmuş, vahşice yakılmış bir insan cesedine bakıyorduk. Zamanı geri sarıp, böyle bir vahşetin nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirildiğini görmek için neler vermezdim. Fakat bu mümkün değildi ve akan zamana karşı yarışımız an itibarı ile başlamıştı. İşlenen bir cinayet sonrası ilk yirmi dört saat vakanın çözümü açısından çok önemlidir. Olay yeri ekibi gelene kadar vakanın, en azından şimdilik bilinen tek şahidini sorgulamaya başlamıştık.

  • Cesedi nasıl buldunuz anlatabilir misiniz?
  • Ben dediğim gibi üniversitede bölüm başkanıyım. Toprak Bilimi ve Bitki Besleme bölümünde. Yılın bu zamanı bu bölgede bataklık mantarı dediğimiz ülkemizde çok az rastlanan ‘Lentinus Tigrinus’ isimli mantarlar görülür, bu mantarlar kaynamış süt ve krema kokar, coğrafi açıdan…
  • Ferda Bey, çok detaya girmeden devam edebilir miyiz? Mantar ararken cesedi mi gördünüz?

Adam, sözünün kesilmesine bozulmuştu, çok belli etmese de devam etti; “Evet aynen öyle oldu, sonra da sizi aradım işte. Arkadaşınız burada beklememi söylediği için de bölgeden ayrılmadan sizi bekledim. Başka hiçbir şey ya da hiç kimseyi görmedim.”

Adamdan şüphelenmemizi gerektirecek bir durum yoktu, zaten buraya bu mevsimde kim neden gelsindi? Yaklaşık yarım saat sonra olay yeri ekibi geldi ve incelemelere başladı. Sefa ile ben çevreyi gezerken Seda elindeki tabletle koşarak yanımıza geldi;

  • Başkomiserim, iki gün önce Aslı Seymen adında bir kadın için ailesi kayıp başvurusu yapmış. Acaba bulduğumuz ceset kendisine ait olabilir mi?
  • Vallahi bilemem, Ahmet cesedi inceledikten sonra kadın olduğunu söyledi ama daha raporlaştırmadan bir şey diyemeyiz, teşhis ettirmek gibi de bir imkân söz konusu değil maalesef. Fakat sen yine de aileyle irtibata geç, eğer geçmişe yönelik bir diş röntgeni var ise iste, Ahmet’e gönderelim, hemen karşılaştırsın.
  • Başüstüne başkomiserim.

Ceset ve delillerle birlikte, olay yerinden dört saat sonra ayrılabilmiştik. Ceset o kadar kötü durumdaydı ki, hepimizi sarsmış ve etkilemişti. Seda aileden diş örneğini ertesi gün alabildi. Krimonoloji’den Ahmet’in onay vermesi ise iki saati almıştı. Ceset, Aslı Seymen’e aitti.

Aslı Seymen, otuz iki yaşında, eşinden altı ay önce ayrılmış, nafaka bile talep etmemiş, kendi geçimini kendisi sağlayan bir öğretmendi. Boşanma sebebine baktığımızda ise çıkan sonuç bizi hiç şaşırtmamıştı; “Aile içi şiddet ve şiddetli geçimsizlik!” Geçmişini incelediğimizde ve ailesi ile konuştuğumuzda gideceğimiz adres belliydi. Aslı Seymen’in müteahhitlik yapan eski kocası, Ömür Yılmaz.

Seda ve Sefa ile birlikte hızlıca Ömür Yılmaz’ın ofisine doğru yola çıktık. Adrese vardığımızda, Ömür Bey hiçbir şey olmamış gibi ofiste oturmuş, arkadaşları ile kahve içiyordu. Biz içeri girince şaşkınlıkla ayağa kalktı;

  • Buyurun, ne istemiştiniz?

Hiç lafı dolandırmadan konuya girmiştim;

  • Sizi Aslı Seymen’i ölümüne sebebiyet vermekten dolayı gözaltına alıyoruz. Lütfen zorluk çıkartmayın. Buyurun gidelim.
  • Aslı öldü mü?

Adam bunu söyledikten sonra kalktığı gibi koltuğa çöküvermişti. Koskoca adam saniyeler içerisinde göz yaşları içinde kaldı. Fakat bizler, katilleri olduğu insanların cenazelerinde feryat figan ağlayanları da çok gördüğümüz için vakit kaybetmeden adamı ekip arabasına bindirip merkeze götürdük.

Sorguya benle Seda girdik. Hep böyle yapardık, Sefa bizi camlı bölmenin arkasında izler, gerekli işareti alınca, benim numaradan çok sinirlenmiş rolümün devamı için odaya girer, sakinleşmem için beni dışarı çıkartır ve kendisi devam eder. Bu böyle saatlerce ve defalarca sürebilir. Fakat bu sefer benden işaret almadan odaya dalması beni çok şaşırtmıştı. Soran gözlerle baktım kendisine;

  • Başkomiserim biraz dışarı gelebilir misin?

İkiletmeden kalktım çıktım. Koridorda anlamadığım bir hareketlilik vardı.

  • Hayırdır, ne oluyor?
  • Başkomiserim, Aslı Seymen’in cesedini bulduğumuz bölgenin yedi kilometre batısındaki ormanlık alanda başka bir kadın cesedi daha bulunmuş. Biz başka bir vakaya bakıyoruz dememe rağmen emniyet müdürü bizim intikal etmemiz yönünde talimat vermiş. Ne yapalım?

Başka bir seçeneğimiz yoktu, Ömür Yılmaz’a ek gözaltı talebiyle birkaç gün daha misafir edecektik, diğer yandan hislerim bana, ilk seri katil vakası ile karşı karşıya olduğumuzu söylüyordu…

(Devam edecek)