ARAPLARIN TÜRKLER’E BAKIŞI

18/02/2021 23:11 466


Bir dostum göndermiş; Bizimkilerin Arap seviciliği nereden geliyor başlıklı, Şevket Çal iletisini
Çok yararlandım. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Dostlarım da okusun istedim. Son dönemlerde bazı kesimlerin Arap aşkı bir hayli depreşti. Tarihini ve geçmişte yaşananları bilmeyenler sanırım az da olsa konu hakkında bilgi sahibi olurlar. 1516 ve 1517 yıllarındaki Ridaniye ve Mercidabık savaşlarını kazanan, Yavuz Sultan Selimin, Memlüklülerden aldığı halifelikten sonra neler olduğu, kısa ve özet olarak net ifade edilmiş…
“OSMANLININ Türk kültüründen Arap din kültürüne dönme hatası;
Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı.
Halifeliğe kadar olan Osmanlı, namı-ı diğer Türk İmparatorluğu ile Halifelikten sonra Araplaşan İmparatorluğumuz…
Ve Araplaştıkça daha çok batan, koca İmparatorluğumuz…
Aslında Türkler için her şey, güzel gidiyordu… Ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar…
O günkü şartlarda Halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası

Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlüklülerin elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler… Bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla da olsa, artık halifelik Türklerindir.
(1517) Ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler. Bir önceki yazımızda bahsetmiştik; Araplara göre Türkler MEVALİ idi…
İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için, Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur.
Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarında seçilecek iki bin civarında ulemanın, mollanın, Ebu Suud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek, kalıcı olarak yerleşmelerini sağlayarak, imparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir değişle Türk İslam’ı terk edilerek, Arap İslam’ına doğru evrilmesini, dönüştürülmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.
Bu projeyi Araplar da destekleyince, proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!” “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir, ötekileştirilir. Araplık ve Araplaşma DİN kisvesi altında ön plana çıkarılır.
(Bu dönem de, sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm!” “Türkmen’im!” dedikleri için kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı; tarihi kaynaklara göre, 158 bindir.)
Maalesef Osmanlının son 350 yılı, ilk 250 yılın aksine Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap tandanslı mezhepçilik kurulur, 1603 yılına gelindiğinde artık Ehli Beyt Türk Tekkeleri yasaklanır kapatılır, yerine Halid-i Nakşi Kürt-i Tekkeleri kurulur.
Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir, 1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…)
Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilir…
Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için, bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, kırdırılır, ganimeti bile toplatmazlar…
Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar…
Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı, bu mollalara kızar ve canını kurtarmak içinde Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler.
Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlardır, Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır…
Buna tarihimizde “Ekrad Türkmanlar” denir…
Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı, İran’a gider. (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır…)
Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu bu politikalar sonucu gelişir ve büyür.
Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir.
Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmıştır, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…
Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler… Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar… (Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudiler ile gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur ve 1563’te ise Rumların matbaası vardır. Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz, ama bilgiye sahip olmak için çok geçtir, artık çok geç kalınmıştır.!!!
11 Eylül 1683;
Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır; 1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir ‘’Türk imparatorluğu’’ Osmanlı varken; neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır…!!! (Osmanlı bu dönem; 1683 Viyana Bozgunu’ndan, 1922’de Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan Sakarya Savaşı’na kadar geri çekilme durdurulamamıştır.)Acaba; Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi-mezhepçi politikalara dönülmeseydi koca bir imparatorluk batar mıydı?
Ve yine; Mevlânaların, Yunus Emrelerin, Hacı Bektaşilerin, Seyit Gazilerin, Ahmet Yesevilerin… İslâm’ı, İslâm değil miydi?
Osmanlıyı kuran Şeyh Edebalilerin İslâm’ı, Ak Şemseddinlerin İslâm’ı İslâm değil miydi de Ebu Suudlara teslim edip, batırdık koca İmparatorluğu…!!! Yerli yabancı bir çok makale ve bilimsel yayınlarda, kitaplarda bunun açıkça görmek teyiz…
Bugün de aynı sürecin devam etmesi tarihten hiç ders almadığımızı göstermektedir.
Pir-i Türkistanlı Ahmet Yesevi der ki; " din bir seçimdir ama Türklük kaderdir.’’

SON SÖZ: ‘’ İNSAN DİN DEĞİŞTİREBİLİR, AMA IRK DEĞİŞTİRİLEMEZ.’’