Yaylalar, Yaylalar (1)

Değerli okurlarım.
Gazete sayfalarında sizlerle olan beraberliğim 14 yaşımdan beri (1959) devam ediyor.
Geçmiş yıllarda eskidikçe; zaman zaman hayatın tekrara döndüğümü görüp eski yazılarımı yayınlayıp lafı “zamanında ben demiştim”e getirdim.
Ve eski yazılarımdan bazılarını tekrar yayınladım.
Çok da beğeni aldığımı hatırlıyorum.
Şimdi de, TRT mikrofonlarından yaptığım bazı konuşmaları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Mesela 2003 yılının 8’ci ayında, yeni mevsim’le ilgili konuşmamı, şimdi sizlerle tekrar paylaşacağım.
Lütfen dikkatle okuyun.
O günden günümüze neler değişmiş, neler aynı kalmış takdir edin.
Lütfen dikkatle okuyun.
O günden günümüze neler değişmiş, neler aynı kalmış takdir edin.
Tarih; 8 Ağustos 2003- saat 14.00 /TRT 1 Radyo.
Yaylalar, yaylalar;
Bazen kendi kendime düşünüyorum da.
Biz insanlar ne kadar çabuk unutuyoruz.
Değerler elimizde bulundururken kıymetini bilmiyor, ama bu değerleri muhtelif vesilelerle kaybettiğimizde “Vay canına, şimdiye kadar hiç kıymetini bilmemişiz” deyiveriyoruz.
Sahilleri kaybettikçe, doğal denizin kıymetini anlıyor ormanlar yandıkça ciğerlerimizi dağlıyor, sularımızı değerlendirmeden yok ettikçe, yanımızda içecek su taşımaya başlıyoruz.
Ama bütün bunlara rağmen yine de, önlemlerini almıyoruz.
Yani “benden sonrası tufan”
Ne kadar yanlış değil mi?
Hep tekrarlar dururum.
Felaketler kader değildir.
Onlar; çok süre önce, hem de haber vererek “Sorumsuz sorumluların ihmalleri sonucu gelirler.
Arz’ın dengesini insanlara bir “felaket” olarak sunan, tabiatın kendisi değildir.
Onunla, yani tabiatla dost olmasını bilmeyen “insan” dır, kabahatli olan.
Sevgili Hakan Erendor;
“Yine nostalji takıldın hocam” demeyecekseniz, biraz eski yıllara, eski yaz günlerine dönmek istiyorum.
Çok değil, 15-20 yıl öncesi, okulların tatili ile beraber Çukurovalı, tabir yerindeyse, pılını, pırtısını toplayıp, yaylalara, bağlara ve de azbir kısmı denizlere giderdi.
İlginçtir; bizim, Limonlu, Kocahasanlı gibi beldelerde “deniz evi” kiraladığımız ev sahipleri de, yaylalara çıkarlardı.
Gerçi bu gelenek halen, kısmen de olsa devam ediyor.
O zamanlar Mersin’li, Ayvagediği, Gözne ve diğer yaylalara koşarken, Osmaniyeli, Zorkun’a taşınırken; Adana’lı Tekir ve Pozantı ile Bürücek’e göç ederlerdi.
Şehirde kalanlarsa yakınlarına ”Benim için de çam kokularını ciğerlerine çek, serin yayla suyunu kana kana iç” temennisinde bulunurlardı.
(Devam Edecek)