Var mı o günlere dönmek isteyen?

Bir gün bir mucize olsa ve gözümüzü o güneşli sabahların birine açsak. Başucumuzda titreyen telefon yerine, tik-tak sesleriyle odayı dolduran mekanik bir çalar saat olsa. Hayatın henüz beğenilerle ölçülmediği, emojilerin olmadığı, anıların dijital bir bulutta değil de, kalplerimizde ve eski fotoğraflarda saklandığı o büyülü on yıla dönsek.

Evet, 90’lardan bahsediyorum…

90’lı yıllar, sadece bir takvim yaprağı değil, bir his biçimiydi.

O zamanlar her şey daha zordu ama daha güzel, çok daha kıymetliydi. Bir şarkıyı dinlemek için kasedi kalemle başa sarmak zorundaydık. O yavaş sarılma anında, şarkıya duyduğumuz merak ve sevgi büyürdü. Bugünün atla tuşu, o günün heyecanını öldürdü. Pop müziğinin ayaklara düştüğü günümüzde, 90’lardaki efsanevi pop müziğini özlememek elimizde değil?

Sevdiğimiz filmi izlemek için, ‘Sinema Kulübü’ saatini beklerdik. Geleceğe Dönüş’ü izlerken, Marty McFly ile birlikte uçan arabanın, uçan kaykayın hayalini kurar, 2020’lerin çok uzak ve teknolojik bir cennet olacağını sanırdık. Beklemenin ve sabretmenin güzelliğini sonuna kadar yaşardık.

***

O zamanlar çevrimiçi olmak için modeme ihtiyacımız yoktu; sokağa çıkmak yeterliydi. Bir arkadaşımıza ulaşmak için kapısının zilini çalar, annesinden izin isterdik. Mahallece çevrim içi olurduk. Arkadaşlığımız sanal değil, gerçekti.

Mahalle maçı, misket, saklambaç, kovalamaç, kola, gazoz, kırmızı Kızılay kapakları… Sokak oyunları sadece bir oyun değildi, bir hırs, bir strateji savaşıydı.

Kızların ip atlaması, sek sek ve yakar top oynaması her ne kadar salakça gelse de, hadi birlikte oynayalım daveti yeterliydi. Çocuk kafası işte…

Öğle saatinde buzdolabını ağzına kadar açıp, içinden hiçbir şey almamak tuhaf olsa da, kilometrelerce öteden alnımızın çatına yapışan anne terliği, hak edilmiş bir ceza idi.

Dünyanın en lüks restoranındaki yemekten daha lezzetli gelen, o akşamüstü atıştırmamız vardı; salçalı ekmek. Ekmek arası, sokum dediğimiz domates-peynir-zeytin üçlüsü vazgeçilmezimizdi.

"Oğlum, akşam oldu, yemek saati. Hadi içeri gir artık!" sesi, günün bittiğinin resmi ilanıydı. Eve girmemiz için annemizin pencereden bağırtısı, bizim de inatla eve gelmeyişimiz... Annemizin yüreğini tüketmenin bedelini, babamızın tek kaşını kaldırması ve kulak çekmesiyle öderdik. O dönemlerde anneler psikopat mıydı neydi? Çünkü öz evladının canının yanması, yüreklerine su serperdi!

***

Günümüzdeki gibi aşklar, âşıklar, sevdalılar yoktu. Whatsapp mesajı veya Instagram paylaşımıyla ilanı aşk edilmezdi. Bir beğeni alacağım diye, boyun felci olana dek telefonlara bakılmazdı. Sevgililer de, aşklar da masumdu. Bir el tutmaya utanır, küçük bir not kâğıdındaki “Seni Seviyorum” yazısına ömrümüzü verirdik. Bir telefon konuşmasına, bir çaldır-kapata dünyalar bizim olurdu. Ankesörlü, jetonlu telefonlarda dakikalarca sıra beklemek, saatlerce konuşmak o masum aşkın dile dökülen feryadıydı.

Peki, bugün her şey elimizin altındayken, neden hâlâ o atari kartuşuna üflediğimiz günleri özlüyoruz? Hurdaya çıkmış, zamana yenik düşmüş ankesörlü telefonları neden özleriz? Neden küçük bir not kâğıdında yazılanlar daha kıymetliydi?

Çünkü o zamanlar dikkatimiz dağılmamıştı. Sahte, sanal ilişkiler yoktu. Bir arkadaşımızla konuşurken gözlerinin içine bakardık, telefonun ekranına değil. Bir oyun oynarken sadece o andaydık. Hayat parçalara bölünmemiş, bütün ve gerçekti. Her şey sade, her şey saf ve herkes temizdi. Teknoloji henüz oyun oynamamıştı bizlere!

Arızalı bir teyp kasedi ya da çalışmayan bir atari oyununu sadece üfleyerek tamir edebileceğimize inanacak kadar saftık ve belki de o saf inanç, dünyayı daha yaşanılır kılıyordu.

***

Eğer o sabaha uyansaydım ve Geleceğe Dönüş filmindeki gibi bir seçim şansım olsaydı; muhtemelen bir süre o sadelikte ve o yavaşlıkta kalmak isterdim. Bildirimlerin suskunluğunu, sokağın gürültüsünü ve walkman’in pillerinin bitmeye yakın çıkardığı o boğuk sesi özlerdim.

Evet, gelecek bize konfor getirdi; ama o eski günlerin samimiyetini ve o anda kalma becerisini sanki yolda bir yerlerde düşürdük. Belki de asıl "Geleceğe Dönüş", teknolojiden biraz uzaklaşıp, o günlerin ruhunu bugüne taşımaktır.

Ne dersiniz, siz de geçmişe dönmek ister miydiniz?