UYUZ MU OLDUM

Sabahın köründe, haşhaş tarlasına düşmüş kelebek gibi bir sağa bir sola dönerken, kolumda bir yanma... sonra kaşıntı… sonra öteki kolumda da… Yani öyle böyle değil, sanki vücudumun içinde biri dikenli telle halay çekiyor!

“Eyvah!” dedim. “Uyuz mu oldum?”
Hemen yatağın içinde, doktorculuk oynamaya başladım. Koluma baktım, kızarık. Tırnağımla çizdim, beyaz çizgi kalıyor. Evet… Bu kesin ya uyuz, ya stres…
Tabii işin tıbbî kısmını geçip hemen Adanalı mantığıyla düşünmeye başladım. Çünkü bizde her sorun önce bir politik analize, sonra komplo teorisine, sonra bir kebap sohbetine bağlanır.
Acaba dedim, Adana’da aylardır çözülemeyen çöp sorununa kafayı taktım da ondan mı oldum uyuz?
Hani insanlar "çöp ev" der, biz artık "çöp mahalle" diyecek kıvama geldik. Belediyeler “biz topluyoruz” diyor, halk “gömüyoruz” diyor. Herkes haklı, ama çöp hâlâ orada. Göz görmese, koku anlatıyor zaten...
Sonra düşündüm, “Yoksa ben, tutuklu belediye başkanlarının iddianamelerinin hazırlanacağı dedikodusu mu yaptı beni.

“Belki de vizyonsuzluk sinirimi bozdu,” dedim. Adana’da hâlâ elle tutulur bir vizyon projesi yok.
Metro var ama nereye gidiyor belli değil. Bisiklet yolu var ama bisikletle girince hastaneye çıkıyorsun. “Kentsel dönüşüm” dediler, evler döndü ama hâlâ gecekondularla göz göze geliyoruz.
İçimden bir ses “İklim krizi olabilir mi?” dedi.
Dedim “Yok, o global. Bizde lokal kriz daha çok.”

Yani mesela, Seyhan Nehri’ne hâlâ çare bulunamamış. Nehir değil, yer yer bataklık. DSİ yetkilileri arada bir açıklama yapıyor ama açıklamaları nehir gibi: Çok laf var, akış yok!
Sonra başka bir şey kaşındırdı içimi. Büyükşehir Belediyesi'nde bazı daire başkanları, sosyal medya hesapları açıp, ‘Şu bana gıcık, bu bana sinir’ diye yazmaya başlamış.
İnsan ister istemez düşünüyor. Ben gazeteciyim, bana neden gıcık olan yok? Demek ki henüz yeterince sivri yazmamışım. Ayıp bana!

Dahası da var…
Adana kokuyor. Yani mecaz değil, gerçekten kokuyor. Ama ASKİ yetkilileri o kadar rahat ki, sanki biz başka bir Adana’da yaşıyoruz.
Arıyorum, “Efendim koku var.”
Cevap: “Biz de duyuyoruz ama resmi olarak ölçemedik.”
Sanki burunlarımız gayriresmî organ!
Bir de şu sosyal medyada “Adana’da adamlar birbirini sokak ortasında vuruyor” havası estiren hesaplar var.
Yahu evet, zaman zaman oluyor da, onu tüm şehre mâl etmek nedir? Her Adanalı elinde pompalıyla mı geziyor yani? Biz silah sesi değil, klakson sesi duyunca irkilen insanlarız. Ayıp!
Tam tüm bunların toplamı beni uyuz etti, kaşıntım da ondan dedim ki…
Hafta sonu köye gitmiştim. Orada bir incir ağacına yaslandım, meğerse ona alerjim varmış! Hah işte oymuş.

Sonuç?
Meğer ben uyuz falan olmamışım. Ülkece yaşadığımız her şeye karşı öyle bir bağışıklık geliştirmişiz ki…
Siyasi kriz, ekonomik kriz, sosyal medya linçleri, trafik, koku, çöp, yağmurda taşan mazgallar… Vücut alışmış.
Ama bir incir ağacına dayan... hop!
Pat! Alerji...
Yani sevgili okur, artık şu noktadayız:
Bu memlekette insan ağız tadıyla bile uyuz olamıyor.