ÜRETİM ve ÜRETMEK  2

Türk sanayii ve sanayileşme hayatını olumsuz olarak etkileyen, iki olayı da hatırlamak gerekir. Bunlardan birisi, yukarda sayılan iki olumlu dönemin arasında 1947 senesinde uygulanan Truman doktrini ve onu izleyen Marshall Planıdır.

Bu plan sayesinde Türkiye’ye hibe, borç ve satış şeklinde verilen ikinci dünya harbi artığı askeri teçhizat ve Lockheed eğitim uçakları TOMTAŞ türevleri olan tesislerle, Etimesgut ve Gazi gibi uçak ve motor fabrikalarının, ellerinde geliştirilmiş imalata hazır ürünler bulunmasına rağmen, işsiz kalarak kapanmasına veya traktör fabrikasına dönüşmesine sebep olmuştur. Dahası, alınan bu eski teçhizatın onarım ve yedek parça masrafları, ikinci dünya harbi sırasında biriken ve Rusya tehdidi dolayısıyla, bir türlü yatırıma dönüştürülemeyen 250 milyon $’lık döviz birikimini, sıfırlamıştır.

İkinci olay ise; 24 Ocak kararlarıdır. 24 Ocak 1980’de iktidardaki

Demirel Hükümetince, ekonomik istikrar tedbirleri olarak açıklanan bu kararlar aslında, IMF tipi programa yönelik tedbirlerdir. Turgut Özal Başkanlığında bir ekip tarafından hazırlanmış olmakla beraber asıl mimar IMF’dir.

24 Ocak Kararları, Türkiye Ekonomik Sisteminde tam bir kırılma noktası teşkil eder. O güne kadar uygulanmış olan Karma Ekonomik Sistem ve İthal İkamesi terkedilerek Serbest Piyasa Ekonomisine geçilmiştir.

12 Eylül darbesi ile iş başına gelen askeri idarede, bu sistemi benimsemiş, dikkat ve sadakatle uygulamıştır.

24 Ocak kararlarının getirdiği ekonomik düzen, Türk ekonomisini dünya ekonomisi ile entegre etmeyi amaçlayan dışa açık bir sistemdir. Özel sektörün önünü açmakta ve girişimciliği desteklemektedir. Gerçekte, o dönemde kullanılan IMF politikalarının katı kuralcı bir biçimde uygulanmasıdır. Kamu mal ve hizmetlerine zam yapılarak sıkı maliye ve para politikaları izlenmiştir. Kamu piyasadan çekilerek özel sektörün önü açılmış, vergi iadesi gibi yollarla ihracat desteklenmiştir. Piyasayı büyük ölçüde baskı altında tutan Türk Parasını Koruma mevzuatı yavaş yavaş kaldırılmış veya gevşetilmiştir.

Özetle, 1970’lerden itibaren dünyada başlayan neo-liberal hareketin finansal serbestleşme politikaları, 24 Ocak kararları ile Türkiye’de de hayata girmiştir. Mal ve hizmet üretiminin serbest bırakılması, faiz oranları üzerindeki sınırlamaların kaldırılması ve nihayet sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması birbiri ardı sıra gerçekleştirilmiştir.

1990’lı yıllara kadar devam eden bu reform hareketi, bazı rahatlamalar sağladı ise de, makroekonominin istikrarsızlığı ve enflasyon konularında tatminkar bir çözüm getirememiş ve 1999 yılında IMF ile yeni bir anlaşmaya gidilmiştir. Bu yeni program da başarılı olamayınca Kemal Derviş Planı devreye girmiştir.

24 Ocak kararlarının Türkiye’nin gerçeklerini fazla göz önünde bulundurmadan bir ideolojinin ortodoks tarzda uygulanmasından ibaret olması ve uygulamadaki bazı yanlışlar önemli olumsuz sonuçları da birlikte getirmiştir.

Yurt içinde sermaye birikiminin artırılması gayretleri sermayenin küçük bir grup elinde toplanması sonucunu doğurmuş ve bu sermaye, üretmeden, yüksek reel faizle büyümüştür.

Yüksek faiz politikası ve ihracata dayalı büyüme stratejisi, ücretler üzerinde bir baskı yaratarak, gelir dağılımının bozulmasına sebep olmuştur.

İhracata uygulanan vergi iadesi gibi teşvikler, denetim yetersizliği yüzünden küçümsenmeyecek bir hayali ihracat stoku yaratmıştır.

24 Ocak kararları, döneminin temel özelliklerinden birisi, devletin sanayileşme sürecini etkileyen bütün araçları elden çıkarmış olmasıdır. Neredeyse bütün sübvansiyonlar, fiyat kontrolleri, döviz kuru ve faiz üzerindeki denetim kaldırılmış, kamu yatırımları azaltılmıştır. Hızlı bir özelleştirme operasyonu ile sanayi şirketleri yabancı şirketlere satılmış, bir çok şirket evliliği gerçekleşmiştir. Özelleştirilen pek çok kuruluşta alıcının kuruluşun fonksiyonundan ziyade maddi varlıklarıyla ilgilenmesi ve bu fonksiyonun korunması yolunda hiç bir koşul ileri sürülmemesi sonucu, bazı değerler, teknolojiler ve faaliyet kolları kaybedilmiştir. Özelleştirmedeki bu tutum, 2002 yılından sonra hızlandırılarak devam etmiştir.

24 Ocak kararlarıyla neredeyse bütün sübvansiyonların ve koruma tedbirlerinin kaldırılması yüzünden, sanayi şirketleri adeta sudan çıkmış balığa döndüler. Lisansörleri ve/veya ortakları olan yabancı şirketler, kendi ürünlerini Türkiye’de pazarlamak hususunda birlikte çalıştıkları şirketlere baskı yapmaya başladılar. Aksi halde kendi bayilik ağını kurarak ürünlerini pazarlamak yolunu seçeceklerdi. Bu baskıya dayanabilen şirket sayısı çok sınırlı kaldı.

24 Ocak Kararları döneminde, sanayi gözden düşmüş ve hizmet sektörü ön plana çıkmıştır. Bu dönemde Ulaştırma ve Turizm başta olmak üzere hizmet sektörüne büyük öncelik ve önem verildiği görülmektedir. 1982 yılında çıkarılan Turizm Teşvik Kanunundan sonra imalat sanayisinin yatırım teşviklerinden faydalanma payı %75’den %6’ya gerilemiştir. Öyle ki, devletin sanayiyi teşviki KOBİ’lere ve firmaların teknoloji geliştirme projelerini teşvik maksadı ile tahsis edilen fonlardan ibaret kalmıştır.

2002 yılında iktidarı devralan AKPARTİ Hükümetleri uzun süre Kemal Dervişin Planını ve bütçe disiplinini titizlikle sürdürmüş, özelleştirmeleri hızlandırmış ve serbest piyasa ekonomisini, daha doğrusu neo liberalizmi devam ettirmiştir. Bu bağlamda, gösterişli, çok masraflı getirisi olmayan yatırımlar yapılmış ve inşaat sektörüne öncelik ve ağırlık verilmiştir.

Neticede bugün Türkiye tarım ve sanayide yeterli üretim yapamayan bir tüketim toplumuna dönüşmüştür. Sahip olunan değerler satılıp savulmuş, ağır borçlar altına girilmiş ve bunun artık sürdürülemeyeceği bir noktaya gelinmiştir.

24 Haziran 2018 seçimleri öncesi yapılan konuşmalarda eğitim ve üretimin ön planda olduğunu belirtmiştik. Seçimler sonrası 100 günlük eylem planı açıklandı. Maalesef bu planda üretim ve eğitim ile ilgili olması gereken heyecan verici vaatlere yer verilmemiş. Tersine, inşaat sektörünün rehabilitasyon tedbirleri ve kanal İstanbul gibi hiçbir getirisi olmayan üstelik yüksek maliyetli yatırımlara yer verilmiş. Taşa toprağagereksiz ve zamansız bütçe ayrılıyor. Kendi derdine düşmüş olan muhalefetin ise kalkınma ve üretim konusunda diyeceği yok.

Oysa, ülkenin vakit geçirmeden bir eğitim ve üretim seferberliğine ihtiyacı olduğu açıkça görülüyor. Türkiye’nin kronik cari açık problemi ki, ekonomiyi ve dış ilişkileri önemli surette etkilemektedir. Çözüm bu seferberliktedir.

SON SÖZ.’’ KAZANMADAN KAZAN KAYNAMAZ.’’