5ocakgazetesi.com
Ulus Baker, Yılmaz Güney sinemasını salt ideolojik mesajlar veya politik söylemler üzerinden okuyan sığ yaklaşımları reddeder. Onun için Yılmaz Güney, dünya sinemasında çığır açmış, kendine has bir sinematografi ve "beyin etkisi" yaratabilmiş modern politik sinemanın en büyük kurucularından biridir. Baker’ın Deleuze, Vertov ve Spinoza gibi düşünürlerin kavramsal araçlarıyla şekillendirdiği Yılmaz Güney analizi, temelde birkaç ana hat üzerine kuruludur:
Klasik Politik Sinemadan Kopuş: "Yumruk" Yerine Başka Bir "Şok"
Klasik politik sinema (özellikle Sovyet devrim sineması ve Eisenstein), seyircinin beyninde niteliksel bir sıçrama yaratmayı amaçlayan, kitleleri bilinçlendirmeye odaklı bir "yumruk sineması" formülüne sahipti.
Ulus Baker’a göre Yılmaz Güney, seyircinin beynine verilen bu şokun çok daha farklı ve modern bir türünü icat etmiştir. Güney; mesaj kaygısıyla didaktik sloganlar atan bir sinema yapmak yerine, bizzat hayatın saf gerçekliğini kaydedip montajlayarak en radikal politik sinemayı yaratır. Seyirciyi hazır bir ideolojiyle beslemez, imajları aracılığıyla onu doğrudan "düşünmeye zorlar".
Özel Alan ile Kamusal Alan Arasındaki Sınırların Silinmesi
Ulus Baker, klasik anlatı sinemasında (örneğin Griffith’te veya klasik edebiyatta) özel/ailevi meseleler ile kamusal/politik meseleler arasında her zaman korunan net bir sınır veya eşik olduğunu söyler. Karakterlerin bir noktada bu özel alandan çıkıp politik alana "uyandığını" görürüz.
Güney’in filmlerinde yoksulluk, feodal bağlar, aile içi şiddet veya kişisel çaresizlikler, kamusal siyasetin ta kendisidir. Politika, meclislerden veya meydanlardan önce gündelik hayatın mikro ilişkilerine, odaların içine ve en mahrem anlara sızmıştır.
"Çirkin Kral" Dönemi ile "Umut" Arasındaki Süreklilik
Birçok sinema eleştirmeni Yılmaz Güney’in kariyerini popüler, vurdulu-kırdılı Yeşilçam filmlerinin olduğu "Çirkin Kral" dönemi ve sonrasındaki sanatsal/politik başyapıtları (Umut, Arkadaş, Sürü, Yol) olarak ikiye ayırır.
Ulus Baker bu keskin ayrıma karşı çıkar ve Güney sinemasında çok güçlü bir süreklilik olduğunu savunur. Yeşilçam klişelerine en yakın göründüğü popüler filmlerinde bile Latin Amerika sinemasıyla (örneğin Glauber Rocha ile) akraba olan, Üçüncü Dünya'ya has, güçlü bir politik yaşam ve melodramatik bir romantizm içeriği gizlidir.
Sinema Anlatmaz, Gösterir: Görülemeyeni Görünür Kılmak
Baker’a göre sinema, bir "iletişim" ya da basit bir "mesaj aktarma" aracı değildir; sinema anlatmak zorunda değil, göstermek zorundadır. Yılmaz Güney sinemasının, özellikle de Yol filminin başarısı buradadır. Güney, ideolojik bir söylem dikte etmek yerine, Türkiye toplumunun o dönem içinden geçtiği sıkışmışlığı, coğrafyanın sertliğini ve insan ruhundaki tahribatı kamerasıyla görünür kılar. Gözün normalde kaçırdığı, algılanamaz olan toplumsal şiddeti ve baskıyı sinematografik bir imgeye dönüştürür.