TÜRKİYE'NİN ENFLASYON-KUR ARTIŞLARI VE FAİZ ÇIKMAZI-1

Ülkemiz, bankacılığa başladığım 1988 yılından bu güne kadar, bir kaç yıllık kısa dönemler hariç olmak üzere, yüksek enflasyon-kur artışları ve faiz oranlarının yükselmesi şeklindeki sarmalın içerisinde kendisini bulmuştur. Firmalar, bireyler ve hatta devlet bu kısır döngünün zararlarından kurtulmakta zorlanmışlardır. Hükümetler oluşan sıkıntının aşılmasının yolunun, acı reçete veya kemer sıkma şeklinde ifade edilen tedbirlerden geçtiğine inanmış, başta kamunun ürettiği mal ve hizmetler olmak üzere, hazinenin gelirini artıracak her şeye zam yapmışlardır. Bunlar yeterli olmayınca, mevcut vergi oranlarını ve cezaları yükseltilmiş,hatta bazen dünyada eşi benzeri olmayan yeni vergiler ihdas edilmiştir. Bu uygulamalar karşısında esnaf, sanayici,tüccar ve halk önce ne yapacağını şaşırmış, ardından, ekonomik varlığını muhafaza edeceğini düşündüğü altın ve dövize yönelmiştir. İktisadi faaliyetler asgari düzeyde seyir ettiğinden devletin gelirleri giderlerinin oldukça altında kalmıştır. Bu durumun doğal sonucu olarak bütçe açıkları artmış, borçlanma ihtiyacı yükselmiş, faiz oranları ekonominin taşıyamayacağı noktaya geldiğinde, bu durumun adı kriz olmuştur. Bir kaç krize sabır gösteren halkımız, daha sonra siyasi tercihini değiştirmek suretiyle çare aramıştır.Nitekim,mevcut iktidarımızın da değinilen süreçten sonra yönetime geldiğinin gözden kaçırılmaması gerekmektedir.

Son bir kaç yıl içerisinde yaşadıklarımız, yukarıda kısaca özetlenen tabloyu andırmaya başlamıştır. Bu kısır döngü ülkemizin kaderimidir? Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda ve hatta Çin gibi ülkeler niçin bizim yaşadığımız ekonomik krizleri yaşamamaktadır? Değinilen ülkelerde enflasyon ve faiz oranları sıfıra doğru gider iken, bizde hepimizin canını yakacak seviyelere ulaşmasının nedenleri nelerdir? Dolar kuru, gelişmiş ülkelerin para birimleri karşısında hızlı bir düşüş yaşarken, bizim paramız karşısında tarihi zirveleri nasıl zorlamaktadır? Bütün bu soruların cevabı aslında çok basit ve sihirli bir kelimede yatmaktadır ki onun adı üretimdir. Adını saydığımız ülkeler yüz yıl öncesinden başlamak üzere üretim ekonomisine geçmişlerdir. Bu gün kullandığımız otomobil, uçak, cep telefonu, bilgisayar gibi yüksek teknoloji gerektiren ve katma değeri yüksek ürünlerin tamamının üreticisi saydığımız ülkelerdir. Değinilen ürünler kadar gelir getirmeyen (katma değeri olmayan) tekstil,mobilya, ayakkabı, beyaz eşya, oyuncak, kırtasiye , diğer ev aletlerinde ise Çin karşısında her geçen gün iç ve dış pazarlarımızı kaybettiğimiz gerçeği ortadadır. Enerjide dışa bağımlılığımız, son günlerdeki sevindirici gelişmelere rağmen hala çok yüksektir. Tarım ve hayvancılıkta içine düştüğümüz durumun izahı yoktur. Gıda fiyatları nerede ise enflasyonun ana sebebi haline gelmiştir. Dış ticaret açığımız sürekli büyümekte, turizm, borçlanma, doğrudan yatırım yoluyla gelen dövizlere karşın cari açıkta istediğimiz iyileşmeler sağlanamamaktadır.

Ekonomide yüksek enflasyon,yüksek faiz, hızlı kur artışları ardından gelen krizleri yaşamak istemiyor isek, tükettiğimiz temel gıda ürünlerinden başlamak üzere, yüksek teknoloji içeren, geliri tatmin edici ürünleri üretmemiz gerekmektedir. Bunun yolu da geçmişte uygulanan, daha sonra terk edilen beşer yıllık kalkınma planlarına geri dönmektir.Hazırlanacak planlarda; başta eğitimimizin bütün bu üretimleri yapabilecek, modern, çağdaş, yeniliklere açık, yaratıcı insan ihtiyacımızı karşılamaya dönük şekilde yapılanması, hukuk ve demokrasimizin Avrupa Birliği normlarına yükseltilmesi, yüksek katma değere sahip üretim tesislerinin kurulması gibi unsurları taşıması gerekmektedir.

Saygılarımla